Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2010) > Türkiye Ekonomi > Patronlar yeni dış politikanın neresinde?
Türkiye Ekonomi
Patronlar yeni dış politikanın neresinde?
Sadık Ünay
CUMHURİYET tarihinde eşine ender rastlanan biçimde güçlü bir teorik arka plana, medeniyet bilincine ve yerel değerlerin küresel normlar dâhilinde ifadesine dayanan bir dış politika yaklaşımı son yıllarda iyice kristalize oldu. Bu genel yaklaşım, maharetli reel-politik adımlarla sürekli bir üretkenlik dinamiği sağlayıp bir taraftan Türkiye’nin bölgesinde ve küresel ölçekte ciddi bir oyuncu olarak belirdiğini somut örneklerle kanıtlarken, diğer taraftan kısır iç çekişmeler ve kurumlar arası sorunların ülkeyi dibe çekmek üzere olduğu kritik konjonktürlerde ufuk açma ve ölçek büyütme misyonunu başarıyla yerine getiriyor. Yeni dış politika çizgisinin giderek yükselttiği profil ise küreselleşme ve ekonomi diplomasisinin öne çıktığı günümüz dünyasında ister istemez dış politikanın ekonomi politiğini ya da daha dar bir ifadeyle dış politika-iş dünyası ilişkilerini gündeme taşıyor.
Türkiye’de dış politikanın üzerine oturduğu temel prensipler açısından bakıldığında, “Patronlar Kulübü” TÜSİAD’ın 1990’lardan itibaren savunduğu ekonomik liberalleşme, demokratikleşme ve AB ile tam entegrasyon öncelikleri ile çelişen bir durum tespiti yapmak pek mümkün değil. Aksine komşu ülkelerle sıfır sorun politikası, özgürlük-güvenlik dengesi, “herkes için özgürlük” prensibi, karşılıklı bağımlılık ve sosyo-ekonomik entegrasyon dinamiklerinin harekete geçirilmesi, vizelerin kaldırılarak nüfus ve sermaye hareketliliğinin arttırılması, bölgesel ve küresel çatışma alanları ile BM ve G-20 gibi yönetişim platformlarında aktif rol üstlenilmesi gibi adımlar, ideolojik angajmanı veya dünya görüşü ne olursa olsun dış politikada sağduyulu ve stratejik öngörüye sahip her yönetim tarafından sahiplenilecek nitelikte. Sonuçları en iyimser tahminlerin de ötesine geçen bu proaktif dinamizmin önemli eksikleri olarak, AB ile müzakere sürecinin yavaşlaması ve dış politikada muhayyel bir “eksen kayması”, pek çok eleştirel mahfil tarafından öne sürülse de, müzakerelerdeki tıkanıklığın Avrupa’nın iç entegrasyon sıkıntıları ve politik endişelerinden kaynaklandığı, eksen meselesinin de ideolojik saplantılı zümrelerce istismar edildiği ortada.
Uluslararası ekonomik rekabet gücünün ve kamu-özel sektör-sivil toplum sinerjisinin giderek önem kazandığı küresel sistem içinde dış politikanın sadece uluslararası anlaşmalar, siyasi liderler arasındaki sıcak ilişkiler, ulusal güvenlik işbirlikleri gibi “sert” alanlar ile götürülmesi artık mümkün değil. Aksine özel sektör ve iş dünyasının, sivil toplum kuruluşlarının, eğitim-kültür-sanat çevrelerinin ve gönüllü organizasyonların sinerjisinden doğan ve küresel normlar ile uyumlu bir imaj üzerine bina edilen “yumuşak güç” giderek belirleyiciliğini arttırıyor. Ancak yumuşak gücün etkin biçimde temerküz etmesi ve politika alanlarına yansıtılabilmesi için kamusal ve özel aktörler arasında küresel düzen tasavvuru, bu düzende “ulusal çıkar” algılamalarının formülasyonu, temel politika araçları ve önceliklerinin belirlenmesi konusunda en azından asgari bir uzlaşma olması şart.
İşte bu noktada Osmanlı’ya kadar giderek son üç yüzyıldır ülkemizin en çok sıkıntısını çektiği konulardan birinin yerel değerler ve kurumlar ile barışık ve küresel alanda rekabet gücüne sahip bir girişimci sınıfının (burjuvazi) oluşmaması olduğunu belirtebiliriz. Farklı tarihsel periyotlarda çoğu zaman siyasi desteklerle “türetilen” yerli burjuva kesimleri ya yerel değer ve sosyal önceliklerden tamamen kopuk, ya küresel ekonomik realitelerden izole, çoklukla da her ikisi birden oldular. Bu bağlamda TÜSİAD’ın, modernleşme ve Batılılaşmayı özdeşleştiren bir sosyal mühendislik iddiasından hareketle, salt ekonomik değil aynı zamanda sosyo-politik bir baskı grubu olarak buyurgan bir tavır göstermesi ve çok boyutlu dış politika açılımlarına “eksen kayması” bahanesiyle mesafeli yaklaşması daha anlaşılır duruyor.
Aslına bakılırsa 2002’den bu yana benimsenen yabancı sermaye girişlerine açık ve mali disiplin odaklı istikrar politikalarının Türkiye’de başta büyük holding grupları ve bankalar olmak üzere özel yatırımların piyasa değerlerinin ciddi oranda artmasını sağladığı ve zenginleşen patronların küresel kriz patlak verene değin hükümete eleştirilerini alt perdeden dillendirdikleri çokça ifade edildi. Kriz ortamında ise TÜSİAD çevrelerinin 1990’larda alıştıkları devlete borç kullandırmaya dayalı rantiyecilik moduna dönme eğiliminde oldukları ve bu amaçla da direnen hükümet çevrelerinde acil bir IMF anlaşması yönünde lobi yaptıkları dile getirildi. ABD ve Avrupa pazarlarında keskin bir talep daralması görüldüğü sıralarda proaktif dış politika hamleleri bağlamında, gerek komşu ülkelerle vizeler kaldırılır ve “sıfır sorun”dan “maksimum işbirliği”ne geçilirken, gerekse Afrika ve Latin Amerika gibi bölgelere yeni açılımlar yapılırken, Türk ekonomisinin amiral gemileri olan sanayinin patronları ile kamu aktörlerinin stratejik işbirliğine ve çeşitlendirilmiş iş dünyası kanallarının katkısına büyük ihtiyaç duyuldu. Yeniden şekillenen dış politik ilişkilerin sınai üretim ortaklıkları, enerji işbirlikleri, lojistik ittifaklar gibi uzun dönemli ekonomik girişimlerle desteklenmesi şarttı çünkü. Bölgesel aktörlükten bölge-üstü ve küresel aktörlüğe giden yolda, özellikle büyük çaplı sanayiciler ve piyasa aktörleri ile siyasi otoriteler arasında vizyon birliği ve sinerji oluşturucu ortaklıkların önemini dünyadaki örnekler kanıtlıyor. Japonya’nın Keiretsu’ları, Kore’nin Chaebol’leri, Fransa’nın ulusal şampiyonları, ABD’nin askerî-sınai kompleksi, Çin ve Rusya’nın devlet şirketleri hiç şüphe yok ki, küresel ekonomik aktörler oldukları kadar siyaset ve dış politika alanlarını da etkileyen önemli aktörler olarak hep ön planda oldular.
Ancak Türkiye’nin dış politika eksenli “profil yükseltme projesi”, şimdiye kadar ağırlıklı olarak TOBB, TUSKON ve MÜSİAD gibi daha çok KOBİ’leri temsil eden birliklerin yoğun işbirliği ve çok sayıda küçük ölçekli ticari girişimcinin çevre pazarlarla entegre edilmesi süreci üzerinden yürütülüyor. Küresel firmalarla tarihsel bağları, yönetim ve organizasyon tecrübeleri ve finansal imkanları daha güçlü olan patronlar kulübü ise belli istisnalar dışında yeni dış politikanın ekonomik alandaki stratejik ortağı olma noktasında istekli değil. Bu isteksizlik, dış politik tercihlerdeki kimlik-aidiyet vurgusundan duyulan rahatsızlıkla ve Türkiye’nin modernleşme projesine destekle açıklanmaya çalışılsa da, patronların asıl endişelerinin devlet seçkinleri ve küresel sermaye ağları ile kurdukları oturmuş ilişkilerin sarsılması ve kendileri tarafından izole edilen Anadolu sermayesinin yeni dış politika vizyonu ışığında küresel oyuna özerk bir aktör olarak katılması olduğu söylenebilir. Önümüzdeki dönemde yerel değerlerle barışık demokratik derinleşmeye ve dinamik küresel rekabet koşullarına ayak uyduramayan yarı-bürokratik aktörlerin tasfiyesi ya da en azından marjinalleşmesi mukadderdir.

Paylaş Tavsiye Et