Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Şubat 2010) > Toplum > Dünya durmadan önce
Toplum
Dünya durmadan önce
Fatmanur Altun
DÜNYA olaylarını yakından takip eden pek çok gözlemcinin üzerinde ortaklaştığı noktaların başında, dünya sisteminin yeni bir aşamaya doğru evirilmekte olduğu tespiti yer alıyor. Kartların yeniden karıldığı, oyuncuların yeniden belirlendiği bir oyun masasını andırıyor dünya siyaseti. Bir taraftan ABD, iktidarını yeni dengeler içerisinde sürdürme arayışındayken; diğer taraftan Rusya ve Çin, gücün temerküz ettiği alternatif alanlar olarak ortaya çıkıyorlar. Dünyanın çeşitli yerlerinde sürüp giden savaşlar, kavgalar, çekişmeler her aktörün kendi hesapları içerisinde bir yerlere oturuyor ve dünya sistemi adeta devasa bir poker masasında yeniden tanzim ediliyor.
Bu yeniden tanzim çabalarının en dikkat çeken tarafı, değişen aktörler yahut denklemler değil. Belki de tüm insanlık adına en dikkat çekici yön, değişen bunca parametreye karşılık, oyunun hâlâ eski kurallar çerçevesinde oynanıyor olması. Peki eski kurallar derken kastedilen nedir?
Dünya 19. yüzyıldan sonra yeni bir aşamaya geldi. Batı egemenliğinin belirleyiciliğinin tamamen billurlaştığı bir aşamaydı bu. Bu dönemden sonra Batı, fizikî olarak tüm dünya üzerinde hâkimiyetini ilan etmekle kalmadı, ürettiği felsefi bakış açısını da tüm dünyaya ithal etmeye girişti. Bu aşamada kültürel pratiklerden, gündelik yaşam görüngülerine kadar pek çok şey Batılı forma doğru dönüşüm geçirdi. Bu değişim ve dönüşümün dinamosu, Batı’nın istediği şekilde örgütlenen dünya ticaretiydi.
Batı’nın lokomotifi olduğu dünya ticareti, bir ekonomik sistem olarak kapitalizmi tüm kurum ve kuruluşları ile fonksiyonel hale getirmeyi başardı. 19. yüzyılda Adam Smith’in Ulusların Zenginliği kitabı ile temelleri atılan ve daha sonra Ricardo Okulu olarak adlandırılan klasik iktisatçılar tarafından geliştirilen fikirler, geniş bir uygulama alanı buldu. Bu da klasik iktisatçıların iddia ettiği gibi insanların çıkar ve kâr peşinde koşmalarının en temel insani özellik olarak kabul edilmesi ve bunun üzerinden bir ekonomik sistem inşa edilmesi anlamına geliyordu. Böylesi bir sistemin inşa edilmesinin dolaysız sonucu, kârdan başka bir değer tanımayan ve her şeyi metalaştıran bir tüccarlar sınıfının ve onların önünü açan bir dünya sisteminin mümkün olmasıydı. 19. yüzyıldan sonra etkin olan bu ekonomi anlayışı her ne kadar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra biraz rötuştan geçirildiyse de, 1980’lerden sonra eski baskın karakteri ile geri döndü. Ve bu kez çok daha etkin bir şekilde dünyayı dönüştürmeye koyuldu. Bugün gelinen noktada zengin ülkelerin ve ulus-ötesi şirketlerin kârlarını arttırmak için başvurdukları türlü yollara ilişkin muazzam bir literatür oluşmuş durumda. Sistemin, zengini daha zengin, fakiri daha fakir hale getirdiği; kendisini finanse etmek adına fakirlerin ellerinde kalan kırıntılara bile göz diktiği; çarkların dönmesi için gereken enerjinin bir kısmını silah satışlarından temin etmekte beis görmediği; silah satışlarını mümkün kılmak için dünyanın çeşitli bölgelerinde istikrarsızlığı ve iç savaşları kışkırttığı; uyuşturucu, insan ve organ ticaretini mümkün hale getirdiği; doğayı alabildiğine tahrip ettiği yönündeki sarsıcı eleştiriler bu literatür içinde yerini aldı.
Ancak geçtiğimiz günlerde tecrübe ettiğimiz iki önemli gelişme, bahsi geçen literatür içerisinde özgün bir yere sahip olacak gibi görünüyor. Sistemin geldiği noktayı çok açık bir biçimde ortaya koyan ve gelecek yıllarda üzerinde çok daha fazla konuşulacak olan gelişmelerin ilki Kopenhag’da gerçekleşen Dünya İklim Zirvesi’nin başarısızlıkla sonuçlanmasıydı. Dünyanın dört bir yanından gelen temsilciler, gezegenimizin sona yaklaştığını ve sera gazı salınımının bu düzeylerde devam etmesi halinde çok büyük bir felaketin insanlığın kapısında olduğunu haykırdı. Buna rağmen, mesele gelişmiş ülkelerin samimiyetsiz tavırları yüzünden yeniden buzdolabına kaldırıldı. Diğer bir gelişme ise, dünyada estirilen onca panik havasına rağmen, domuz gribi salgınının bir balondan ibaret olduğunun ortaya çıkması idi. İddialar Dünya Sağlık Örgütü’nün de içinde bulunduğu bir skandal etrafında şekillendi. Buna göre, ilaç firmaları yüksek kârlar elde etmek için Dünya Sağlık Örgütü’nün de içinde bulunduğu bazı kesimleri manipüle etmiş ve böylece devasa aşı kampanyaları mümkün olmuştu.
Bu iki örnek de benzer temalar etrafında şekilleniyor. Bir tarafta dünyanın fiziksel varlığı dahi tehdit altındayken, gelişmiş ülkelerin yıllardır elde ettikleri yüksek kârlardan vazgeçmek istememeleri yüzünden, küresel ısınmayı durduracak önlemler bir türlü alınamıyor. Dünya, gözünü kâr hırsı bürümüş birkaç zengin ülkenin peşinde, geri dönüşü olmayan aşamaya doğru hızla yol alıyor. Diğer taraftan ilaç firmalarının doymak bilmez iştihaları ve kâr hırsları yüzünden milyonlarca insanın sağlığı, psikolojisi tehlikeye atılıyor; ülke ekonomileri çok büyük zarara sokuluyor.
Yukarıda bahsi geçen eleştirilerin bir tanesinin bile gerçeği yansıtması durumunda, eleştiriye muhatap olan sistemin devam etmesinin uzun vadede mümkün olmadığı ortada. Hal böyleyken, yeni parametrelerin niçin masaya getirilmediğini, nasıl özenle hasıraltı edildiklerini ve oyunun ısrarla eski kurallara göre oynanmaya çalışıldığını anlamakta zorlanmamız normal. Önümüzdeki soru son derece açık: Kendisi için kavga edilecek bir dünya kalmadığında yahut bu kadar yüklenme karşısında sistem tamamen çöktüğünde, tüm bu çekişmelerin ne anlamı olacak? İnsanoğlu bu gerçeği göremiyor mu? Burada 2008 yapımı bir bilim kurgu filmine başvurarak, uzun tahlillerden tasarruf edebiliriz. İnsanları uyarmak üzere dünyaya gelen uzaylılar etrafında dönen Dünyanın Durduğu Gün filminde, iki uzaylıdan biri diğerine verdiği raporda, insanların ne kadar yıkıcı bir ırk olduklarından bahsediyor ve şöyle diyor: “İlginç olan, başlarına gelecek olan şeyi biliyorlar, bunu hissediyorlar; fakat hiçbir şey yapmıyorlar.”
Sahi bu kadar aciz miyiz gerçekten? Ya da acziyet, bu müstağnilik karşısında yine de bir erdem mi?

Paylaş Tavsiye Et