Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (March 2010) > Memleket Hali > Davos’ta bir Kasımpaşalı!
Memleket Hali
Davos’ta bir Kasımpaşalı!
Yücel Bulut
DERGİMİZİN Şubat sayısının matbaaya gönderilmesi için son hazırlıkların yapıldığı saatlerde Başbakan Tayyip Erdoğan, Davos’ta “one minute”lik çıkışını yapıyordu. 29 Ocak’ta Davos’ta gerçekleştirilen “Gazze: Ortadoğu’da Barış Modeli” başlıklı panelde Başbakan’ın moderatör David Ignatius ve İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e yönelik sert çıkışı, her şeyden önce, Batı uygarlığının küstah ve şımarık çocuğu İsrail’in Gazze’de gerçekleştirdiği insanlık dışı uygulamalarına verilmiş haklı bir tepki olarak her türlü takdiri hak ediyor. Nitekim gerek Türkiye’den gerek Filistin’den gerekse dünyanın hemen her köşesinden gelen tepkiler de Başbakan’ın bu çıkışının takdirle karşılandığını gösteriyor.
Panelde konuşmacılara eşit süre verilmemesi, ikinci tur konuşmalara müsaade edilmemesi, konuşmacıların konuşma sıraları vb. hususlardan, İsrail’in yaptığı katliamlar konusunda mazur ve haklı bir görüntünün akıllara bir kez daha nakşedilmeye çalışıldığı anlaşılıyor. Paneli organize eden ve yönlendirenlerin bu gayreti, Başbakan Erdoğan’ın -Türkiye’den kimi gazeteci ve siyasetçiler için hiç de “diplomatik olmayan”- sert çıkışıyla boşa çıktı.
Başbakan Erdoğan’ın panelde yapmış olduğu konuşma, panelin sonunda zorla söz alıp Peres’in göz boyama taktiklerini boşa çıkaran sözleri ve Ignatius’un tavrını protesto edip paneli terk etmesi, takip eden günler boyunca yazılı ve görsel medyada enine boyuna tartışıldı. Burada bu tartışmaları tekrardan yapacak değiliz. Fakat bir hususu da belirtmeden geçemeyeceğiz. Ülkemiz açısından meselenin en trajik yanı, kraldan çok kralcı olan bir grubun acınası varlığının bir kez daha ortaya çıkmasıdır. Davos sonrasında açıklamalarda bulunan kimi gazeteciler, eski diplomatlar, siyasetçiler ve aydınlar, söz konusu gelişmelerin Türkiye-İsrail ilişkilerinin geleceği açısından olumsuz sonuçlar doğuracağı hususunu psikolojik bir savaşa dönüştürmek için yoğun bir uğraş verdiler. İşin daha vahim olan yanı, bu tavırlarını, panelin bitişinin üzerinden çok bir zaman geçmeden Peres’in Erdoğan’ı telefonla aradığı ve panelde yaşananların Türkiye-İsrail ilişkilerine zarar vermemesini arzu ettiği ve özür dilediği haberlerine rağmen sürdürmeleriydi. Netice itibarıyla Davos, Türkiye’de İsrail lehine lobi faaliyeti yürütenlerin, sahipleri katında pek de değerli olmadıklarını ve dahası, değer verilecek kadar bir basirete sahip olmadıklarını görmek açısından da öğretici oldu.
 
Ergenekon’dan Encümen-i Daniş’e
Ülke yerel seçim atmosferine girmişken, devlet içerisindeki yasadışı yapılanmalara yönelik operasyonlar da hız kesmeden devam ediyor. Bazı emekli orgeneralleri ve muvazzaf subayları da kapsayan Ergenekon soruşturmasındaki son dalga, Sabih Kanadoğlu’ndan Kemal Gürüz’e bir dönemin güçlü bürokratlarını da yalayıp -şimdilik- geçti. Operasyonun Genelkurmay Başkanlığı yapmış İsmail Hakkı Karadayı’ya kadar uzanacağının işaretleri gelmeye başladı.
Bu son operasyonun kamuoyuna yansıyan sonuçlarından birisi, devletin çeşitli kademelerinde görev yapan ve görev sürelerini tamamlayan kimi insanların gerçek anlamda emekliye ayrılmadıklarının anlaşılmasıdır.
İkinci bir sonuç, emekliliği kendilerine yakıştıramayan bu kimselerin, aslında kendilerini, devletin bir görevlisi olarak değil de bizzat devlet olarak gördükleridir. Ergenekon operasyonları kapsamında gözaltına alınanların, tutuklananların ya da bilgisine başvurulanların hepsinin ortak noktası, ellerindeki gücün bir başkasının eline geçtiği hissi yüzünden duydukları rahatsızlıktır. Bu rahatsızlıktan kurtulmak için ise medya kampanyalarından şiddet eylemlerine, yargı darbelerinden askerî darbeye varıncaya kadar her türlü icraata başvurmakta bir sakınca görmüyorlar. Yine medyaya yansıyan telefon konuşmalarına göre, bu yapılanma içerisindeki kişiler, demokrasilerde tarafsız oldukları varsayılan kurumları bizden-onlardan şeklinde bir parselizasyona tabi tutuyorlar.
Üçüncü bir sonuç da, kamuoyunda daha önce pek bilinmeyen Encümen-i Daniş, Dostlar Meclisi gibi
-bünyesinde devletin üst kademelerinde görev yapmış emekli bürokratları, eski bakanları ve milletvekillerini, yüksek rütbeli emekli subayları barındıran- başka oluşumların da mevcudiyetinin öğrenilmesidir. Bilgisine yeni ulaştığımız bu yapılanmalara ilişkin ifşaatın, kendisine yönelik resmî bir suçlama olmamasına karşın, kamuoyunda Ergenekon’un 1 numarası olup olmadığı tartışılan ve operasyonların ona doğru yöneleceğine ilişkin dedikoduların medyada yer bulmaya başladığı eski Genelkurmay Başkanı İsmail Hakkı Karadayı’dan gelmesi ise hayli manidar. Karadayı’nın Encümen’e ve Dostlar Meclisi’ne ilişkin bilgiler vermesi, ilk bakışta, “Ergenekon Terör Örgütü” olarak adlandırılan yapılanmayla örgütsel bir ilişkisinin olmadığını ve yaptığı faaliyetlerin belli bir devlet tecrübesine sahip kişilerle memleket meselelerine ilişkin fikir alışverişinde bulunmaktan öteye geçmeyen masumane bir sohbet olduğunu göstermeye yönelik bir çaba izlenimi veriyor. Yine medyaya yansıyan telefon konuşmalarından öğrenebildiğimiz kadarıyla Karadayı, özellikle bu son dalgada ismi geçen kişilerle mevcut yasal idarelere karşı kimi operasyonların gerçekleştirilmesi için ilişki kurmuş. Bu bilgiler de gösteriyor ki, Karadayı’nın dost sohbetlerinde edindiği izlenimleri raporlar haline getirip devleti yönetenlere iletmesi, memleketin gidişatı hakkında sorumluluk duyan vatandaşlık duygusunun çok ötesine geçiyor. Sorulması gereken sorulardan birincisi, Encümen-i Daniş’in ya da Dostlar Meclisi’nin, devletin etkili ve yetkili mercilerinde bulunan zevatı, örneğin 367 kararı gibi (ortaya atanların bile operasyon yapıldıktan sonra “hukuku gereğinden fazla zorladık” türü söylemlerle eleştirdikleri) uygulamalar içerisine girmeye zorlayan gücü ve meşruiyeti nereden aldığıdır? Bu gücün, Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetenlerin halkın düşüncelerine önem vermelerinden kaynaklanmadığı aşikâr. Medyaya yansıyan bilgiler, hukuku zorlayan, kimi zaman hukuku bütünüyle devre dışı bırakan bütün bu uygulamaların fikir babaları ile uygulayıcılarının aynı organizasyonun birer parçası olduklarını gösteriyor. Bütün bu gerçekler ışığında Karadayı’nın açıklamalarının, Ergenekon operasyonlarını sulandırmaktan, başka bir deyişle, bir karşı-operasyon olmaktan öte bir anlamı yok.
Bu gerçekler, Ergenekon adı verilen yapılanmanın basit bir “terör örgütü” yapılanması ya da darbe organizasyonu olmadığını da açığa çıkarıyor. Operasyon, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceğine, başka bir deyişle, Türkiye’nin Sovyetler’in dağılması sonrasında değişen dünya dengeleri içerisinde önemini ve bekasını sürdürmesi için nasıl bir pozisyon alması gerektiğine ilişkin tartışmanın bir sonucu. Statükocular ile değişimciler arasındaki bu tartışmada, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği konusunda kesin karar verildi ve bir yola girildi. Girilen bu yola itirazı olanlar, devlet terbiyesinin gereği olarak, yapılan bu tercihe saygılı olacaklarına itirazlarını yükselttiler ve devleti istedikleri doğrultuya çekmek için her türlü girişimde bulunmayı göze aldılar. Bu uğurda, geçmiş dönemin kirli ilişkilere bulaşmış ve yasadışı ilan edilmiş kişi ve gruplarıyla ilişkilere girmekten çekinmediler. Ergenekon operasyonları bütün bu kirli ilişkiler ağını birer birer açığa çıkarıyor. Her gün medyaya yansıyan yeni bilgiler, işin hangi vahim noktalara ulaştığı konusunda hepimize bir fikir veriyor.
Bu tablo içerisinde ne Karadayı’nın tavrı ne de gözaltına alınan emekli orgenerallerin birer birer tahliye edilmeleri şaşırtıcı. Ergenekoncular nasıl halkı iyi ve makbul vatandaşlar ile olmayanlar gibi bir ayrıma tabi tutmuşlarsa, sistem de Ergenekoncuları devletlu olanlar ile olmayanlar şeklinde bir ayrıma tabi tutuyor. Medyaya yansıyan kimi telefon kayıtlarına ilişkin tartışmalar da, Ergenekoncular arasında bu ayrımdan duyulan rahatsızlığı yansıtıyor. Anlaşılan o ki, bu hamur daha çok su kaldıracak!
 
Mahalli Seçimlere Doğru
29 Mart’ta gerçekleşecek yerel seçimlerin hem AKP hem de muhalefet partileri için son derece önemli olduğu bir gerçek. AKP, genel seçimlerde aldığı oy oranlarının altına düşmeme gayreti içerisinde. Muhalefet partileri ise AKP’nin oylarını düşürmek için yoğun bir uğraş veriyor. Ana muhalefet CHP, bu seçimlerde AKP’ye yönelik “yolsuzluk”’ dosyalarını merkeze alan bir kampanya sürdürüyor. Ancak şu ana kadar bu konuda çok da yol aldığını söylemek mümkün değil. En basitinden Mehmet Sevigen ismi etrafında gelişen ve Sevigen’in istifasıyla sonuçlanan olaylar, bu meselelerin kendi ayağına dolaştığını gösteriyor. İstanbul’da “Kağıttepe” diye yeni bir ilçe icat etmiş olan, mevcut belediyenin aylardır sürdürdüğü uygulamaları seçim vaadi olarak tekrarlayan ve geçmişi SSK’yı milyarlarca lira zarara uğratmak gibi en hafifinden becerisizliklerle dolu bir kişiyi, Kemal Kılıçdaroğlu’nu, İstanbul için belediye başkan adayı göstermesi ise ayrı bir problem.
Kimi şehirlerde CHP ile AKP arasındaki çekişmeden bir başka partinin, örneğin Ankara’da MHP’nin adayının öne çıkacağı gibi iddialar ortalıkta dolaşmaya başladıysa da, bunları özellikle Doğan Medya Grubu’na yönelik vergi cezası nedeniyle söz konusu medyanın karşı bir hamlesi olarak yorumlamak pekala mümkün.
Gerek muhalefet partilerinin etkin bir politika üretememeleri gerekse Başbakan’ın Davos’ta yelkenlerine doldurduğu rüzgâr ve Ergenekon operasyonlarının etkisi, 29 Mart seçimlerinin AKP için pek de zor geçmeyeceği izlenimini doğuruyor.

Paylaş Tavsiye Et