Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2010) > Türkiye Siyaset > Aleviler kendilerine açılabilirler mi?
Türkiye Siyaset
Aleviler kendilerine açılabilirler mi?
Ümit Aksoy
İSTER kişisel olsun ister toplumsal, hepimizin yaşayarak öğrendiği bir gerçek var: Bazen içinde yaşadığımız “zaman dilimleri”, olması gerekenden daha uzun bir zamansallığa yayılır. Giovanni Arrighi’nin ünlü eseri Uzun Yirminci Yüzyıl’a atıfla söyleyecek olursak; “uzun 2000’ler” döneminden geçmekteyiz hâlihazırda. Türkiye Cumhuriyeti’nin kısa yüzyılında yaşayarak biriktirmiş olduğu bütün sıkıntılar önümüze çöreklenmiş durumda. Geçtiğimiz günlerde yedincisi gerçekleştirilerek (en azından şimdilik) tamamlanan Alevi Çalıştayı da kısa Cumhuriyet tarihimizin Alevilerle girdiği bir hayli sıkıntılı ilişkiyi, bundan daha kısa bir zaman diliminde tartışmaya, anlamaya ve mümkün olduğunca çözümlemeye çalışıyor. Burada Alevilerin “devlet”le, “Sünnilik”le ve nihayet kendi kendileriyle girdikleri ilişkiler, birbirlerinden özenle ayırmamız gereken noktalar olarak öne çıkıyor.
Alevilerin “devlet” ile kurdukları ilişkiyle ilgili olarak itinayla vurgulanması gereken nokta şu: Aleviler devleti çeşitli temsiller, figürler, olaylar üzerinden, bu topraklarda belki de kimsenin yapmayacağı bir şekilde sahipleniyorlar. Örneğin, Cumhuriyet, Kemalizm, darbeler söz konusu olduğunda Aleviler devletle aralarına bir mesafe koyma ihtiyacı duymuyorlar ve kendi varlık sebeplerini dayandırdıkları, “devlet dini olmama” anlamındaki heterodoks, özerk ve nihayet ele avuca gelmez “öz”ü bütün bu ilişki bağlamında boşa çıkarıyorlar. Bu anlamda, Alevi Çalıştayı’nın ön raporunun ilk değindiği konu olan “tanımlanma” meselesi, sandığımızdan çok daha paradoksal bir hal arz ediyor. Rapordaki “tanımla(n)ma” ile ilgili bölüm şöyle:
“Aleviliğin içeriği ve tanımlanması konusunda katılımcılar arasında görüş ayrılıkları çıksa da bu konudaki hassasiyetin genellikle devletin Aleviliğe bir çerçeve çizeceğinden duyulan kaygılardan kaynaklandığı anlaşılmıştır. Anadolu Aleviliğinin çeşitlilik içeren özellikleri ve şimdiye değin konuya devlet nezdinde mütekâmil bir girişimin gerçekleştirilmemiş olmasının beslediği önyargılar nedeniyle çerçevelendirme konusunda abartılı sayılabilecek bir duyarlılık oluşmuştur.”
Tanımlanma ile ilgili meselede vurgulanan ayrıksılık, Alevilerin devletle girdikleri ilişkinin “öz”üne tümüyle aykırı bir yerde duruyor. Alevilerin, son Çalıştay’da da sıkça dillendirildiği şekliyle, devlete yönelik “çekingen” yahut “güvensiz” bir duruşları da var. İlk duruma tam ters bir yerde duran bu pozisyonun izahı ise aslında oldukça basit: Alevilerin devletle aralarına koyma ihtiyacı duydukları mesafe, esasında Sünnilikle aralarına koymak istedikleri mesafeyi anlatıyor. Başka bir ifadeyle Aleviler, ancak devletten anladıkları Sünnilik ve bunun gönderme yaptığı alanlar (Diyanet İşleri Başkanlığı, zorunlu din dersleri, cem evlerinin ibadethane sayılması ya da tersinden söyleyecek olursak camilere yönelik barındırdıkları husumet) söz konusu olduğunda devletle aralarına bir mesafe koyma ihtiyacı duyuyorlar. Gelinen aşamada Aleviler “dinsel algı”larını Sünniler üzerinden tanımlıyorlar ve bunu göremeyecek bir gaflet içindeler.
Meselenin ikinci ayağı, bu anlamda Alevilerin Sünnilerle girdikleri ilişki. Aleviler bu ilişkiyi, devletle girdikleri (paradoksal) ilişkinin alt biriminde yani yedeğinde düşünüyorlar. Bu noktada Aleviliğin biçimsel olarak dinsel, fakat özsel anlamda seküler bir mahiyet içerdiği söylenebilir. Dolayısıyla “bir kimlik sorunu olarak” Alevililiğin temel problemi, tam da içi boşaltılmış yani sinirleri alınmış bir dinin sekülerleşmesiyle ilgili. Kendi dinselliklerini Sünniler üzerinden tanımlamak (oysa Aleviler tanımlanamaz bir öze sahip olduklarını söylüyorlar), ilginç bir şekilde kendilerini hem ötekileştiren hem de daha da önemlisi seküler bir pozisyona sürükleyen bir anlama sahip. Bu durum, raporun “Anayasal ve Hukuksal Sınırlar” bölümünün sonucunda şöyle dile getiriliyor:
“Konunun belli başlı unsurlarının ele alınmasında kaçınılmaz bir şekilde dikkate alınması gereken birkaç temel Anayasa maddesi hakkında çekingen davranıldığı anlaşılmıştır. Örneğin Tekke ve Zaviyeler Kanunu, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve yine Anayasa’nın 24. maddesi gibi konularda tartışmanın derinleştirilmesine ihtiyaç duyulmadan, sorunların bu kanunların sınırlarına dâhil olmaksızın aşılması istenmiştir. Bu vesileyle söz konusu kanunları ele almanın zorunlu olduğunu vurgulayan kimi itirazlar da toplumsal birlik ve karşılıklı güven havasını zedeleyeceği kaygısıyla rağbet görmemiştir.”
Aleviler, kendi dinselliklerini yaşamaları için gerekli olan “hukuksal” düzenlemelere karşı bile, ucu Sünnilerin de hayrına bir durum oluşturacak diye yorucu bir tavır sergiliyorlar. Burada meselenin “hukuksal” bağlam içinde dile gelmesi ise hukukun aslında teknik gibi duran ama aslında çok daha “teorik” bir zemine gönderme yapan bir boyutu bulunduğunu anlatıyor. Alevilerin asıl yüzleşmekten çekindikleri de teknik bir hukuksal/prosedürel nokta olmayıp doğrudan doğruya “asıl”a taalluk eden bu noktadır.
Nihayet bu son nokta bizi meselenin üçüncü ayağı olan Alevilerin kendi kendileriyle girdikleri -yahut giremedikleri- ilişkiye getiriyor. Bu raporda, özellikle “dedelik” ile ilgili meselede açığa çıkan boyut, Alevilerin bir tercihte bulunmalarını artık zorunlu kılıyor: Aleviler dinle aralarına bir mesafe koyarak ve bunun sonuçlarıyla yüzleşerek mi “varlık”larını sürdürecekler; yoksa kendi kendileriyle barışmak suretiyle kendilerini “ötekiler” üzerinden tanımlayarak bizatihi kendilerini “ötekileştirme hastalığından” kurtulabilecekler mi? Bu sorulması ve tez elden cevaplanması gereken bir soru. Yani asıl sorun, Alevilerin kendilerini, kendilerine yabancılaşmadan tanımlayıp tanımlayamayacaklarıyla ilgili. Raporda dile getirilen Alevilerin kentlileşmesiyle ilgili “klişe” ise yaşanılan sorunu yeterince açıklayamayabilir. Çünkü son kertede Alevilik “batini” (tasavvufi) bir “usul ve erkânlar” bütünü ve örneğin “dedelik” meselesinde yaşanan sorun kente göç ile değil, bizzat bu batini yorumun aşırı siyasal bir yere savrulmasıyla ortaya çıkıyor. Bu anlamda İslamcılık için söylenen “siyasal” ön takısı Alevilere çok daha fazla yakışıyor.
Sonuç olarak, ön rapor meseleyi, devlet, siyaset, hukuk yahut toplumsal ilişkiler bağlamında ele alabilir (ki bunlara ihtiyaç da var) ama asıl mesele, çok daha özsel bir noktada duruyor. Dolayısıyla “toplumsal özne” olarak meselenin taraflarının birbirleriyle ilgili cehaletlerinden bahsetmek mümkün olsa bile asıl sorun epistemolojik değil ontolojik. Dolayısıyla ortada bir cehalet varsa, o da Alevilerin kendilerine karşı geliştirdikleri bu ontolojik cehalet ve her defasında döne dolaşa gelinecek nokta da burası.

Paylaş Tavsiye Et