Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2010) > Dosya > Türkiye’de çalışma ilişkilerinin genel görünümü
Dosya
Türkiye’de çalışma ilişkilerinin genel görünümü
Engin Yıldırım
TÜRKİYE’DEKİ çalışma ilişkilerinde ortaya çıkan yeni eğilimleri, dünyada meydana gelen değişimlerin ışığında değerlendirmek gerekir. Rekabet, esneklik ve bireyciliğe vurgu yapan bir ekonomik ve siyasi söylemin dünyada egemen olması, daha önceden var olan görece istikrarlı ve öngörülebilir çalışma ilişkileri biçimlerini değiştirdi. Sendikacılığın ve emek hareketinin gerilemesi, özelleştirme ve taşeronlaştırmanın yaygınlaşması, enformal ekonominin büyümesi, çalışanla işletme yönetimi arasında amaç birliği tesis etmeyi hedefleyen yeni yönetim tekniklerinin uygulamaya sokulması, söz konusu söylemin yansımalarından bazıları.
Türkiye’deki sivil işgücünün (20 milyon civarında) yaklaşık 11 milyonu ücretli ve maaşlı. Tüm işletmelerin %95’i 1 ila 9 kişi istihdam eden mikro işletmelerden ibaret. Benzer şekilde işletmelerin %99’unu ve istihdamın %80’ini, 250’den az işçi çalıştıran firmalar oluşturuyor. Özelleştirmelerden dolayı son 25 yılda kamu mülkiyetindeki işletmelerdeki istihdam %65 oranında azaldı. Bu yaklaşık 430 bin işin yok olması anlamına geliyor. İşsizlik, Türkiye çalışma hayatındaki pek çok sorunun ana kaynağını oluşturuyor. İşgücünün sadece küçük bir bölümü ekonominin modern sektörlerinde düzenli bir iş bulabiliyor. Bu durum emek örgütlenmesini yasal güvencelerin de zayıf olduğu bir ortamda olumsuz etkiliyor.
Türkiye’deki çalışma ilişkilerinin temel özellikleri arasında, kayıt dışı ekonomi ve istihdamın yaygınlığı, işverenlerin büyük bir kısmının sendika karşıtlığı, devletin buna kayıtsız kalması, gereğinden fazla ayrıntılı hukuki düzenlemeler ve sendikaların güçsüzlüğü sayılabilir. Ayrıca emek piyasasının Türkiye’deki ikili yapısı, ücret, iş güvencesi, çalışma koşulları ve sosyal yardımlar açısından formal sektörde çalışanlarla enformal sektörde çalışanlar arasında önemli farklılıklar yaratıyor. Aynı şekilde formal sektörde de sendikalı ve sendikasız işçiler arasında bahsi geçen konularda önemli farklılıklar söz konusu.
Uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve iş güvencesi ile iş güvenliğinden yoksun çalışma koşulları bugün ülkemizdeki çalışma hayatının yadsınamaz gerçekleri. İşgücünün %10’undan daha azı sendikalaşmış durumda. Toplu sözleşmelerden yararlananların oranı da AB ortalamasının altında. Türkiye’de modern bazı büyük işletmeler hariç işçilerin tabi oldukları çalışma rejimi 19. yüzyıldakinden maalesef çok da farklı değil.
Türkiye’deki çalışma ilişkilerinin önemli özelliklerinden biri de 1987-91 ve 1995 yılları hariç genel olarak grev ve diğer işçi eylemlerinin pek yaygın olmaması. Tekel işçilerinin direnişi bu manada işçi kesimi içinde bir heyecan yarattı. Bu heyecanın 1989 Bahar Eylemleri türünde işçiler arasında yeni bir dalgalanma yaratıp yaratmayacağını önümüzdeki günler gösterecek.
AB üyelik süreci de Türkiye’deki çalışma ilişkilerini etkileyen bir başka önemli faktör. Bu durum kendisini en çok son yıllarda gerçekleştirilen yasal düzenlemelerde hissettiriyor. Öte yandan bu konuda atılması gereken daha pek çok önemli adım bulunuyor. Sendikal haklarla ilgili sorunlar AB ilerleme raporlarında vurgulanıyor ve bu konuda Türkiye’nin iyileştirmeler yapması bekleniyor. Memurlara toplu sözleşme ve grev hakkının verilmesi, grev hakkının kullanılmasındaki kısıtlamaların yumuşatılması, işyeri ve işkolu düzeyinde mevcut olan sendikal barajların kaldırılması, sosyal diyalog mekanizmalarının işletilmesi bu yöndeki önemli talepler arasında. 
İkili (işçi-işveren) ve üçlü (işçi-işveren-devlet) sosyal diyalog süreçlerinin etkinlik kazanmasının önündeki en önemli engel, işçi kesiminin örgütsel ve bu nedenle de siyasi zayıflığı. Sosyal taraflar arasındaki güç dengesinin bir taraf aleyhine çok fazla bozulduğu bir ortamda sosyal diyalog pek de bir anlam ifade etmiyor. İşverenlerin ve devletin emek haklarına saygı göstermedikleri bir ortamda sosyal diyalog anlamlı bir işlev görmüyor. Bununla birlikte sayıca fazla olmasına rağmen başarılı, her iki tarafın da çıkarlarına hizmet eden bazı sosyal diyalog uygulamaları da gerçekleştirildi. Örneğin Yol-İş Sendikası ile İnşaat Sanayicileri İşveren Sendikası (İNTES) inşaat sektörü için nitelikli eleman yetiştirmek üzere ortaklaşa bir eğitim merkezi kurdu.
Türkiye’deki çalışma ilişkilerinin kanımca en temel sorunu sosyal taraflar arasındaki güven eksikliği. İşçi tarafında işverenler ve devlete karşı haksız da sayılmayacak derin bir güvensizlik mevcut. Emek tarafı için işverenler, işçinin hakkını tanımayan, onun emeğini istismar eden bir kesim. Devlet de emeğin haklarını koruma konusunda isteksiz davranan bir aktör konumunda. İşverenler de sendikaları ve işçileri iktisadi gerçeklikten uzak, tepkici olmaktan öte bir şey yapmayan, küresel bir ekonomik düzende rekabetin önemini kavrayamayan, sürekli bir şeyler talep eden aktörler olarak görüyor.
Güven bunalımının bir başka boyutu da sendika üyesi işçilerle sendika yönetimleri arasındaki ilişkilerde ortaya çıkıyor. Bu konuda Mustafa Özbek’in başkanlık dönemindeki Türk-Metal Sendikası ilginç bir örnek.
Türkiye’de sendikalar, ülkenin demokratikleşmesinde belli dönemlerde önemli roller oynamışken, günümüzde bu hususta çok da aktif gözükmüyorlar. Ülkemizdeki sendikaların çoğu, Fransız Marksist Louis Althusser’in kavramsallaştırdığı “devletin ideolojik aygıtları”ndan sendikal aygıtı oluşturuyor olmaktan pek de rahatsız gibi görünmümüyorlar. Sendikaların Türkiye’de anlaşıldığı şekliyle gerek devlet aygıtı gerekse siyasi iktidar sahipleri karşısında bağımsızlıklarını muhafaza etmeleri hayati bir önemi haiz.
Son olarak AK Parti’nin sosyal adalet anlayışının, sosyal hakları güçlendirmekten ziyade yardımseverlik, dayanışma ve işbirliği gibi hasletleri öne çıkarmaya dayandığını söyleyebiliriz. Bunun modern dünyada emeğin karşı karşıya kaldığı sorunları çözmede ne derece başarılı olacağı tartışmalı. Emeğin siyasi gücü dünya genelinde son 30 yılda azalmış olmakla beraber emek, hükümetlerin kolayca görmemezlikten geleceği bir siyasi aktör de değil. Yakın Türk siyasi hayatı bunun canlı bir kanıtı.

Paylaş Tavsiye Et
Yazara ait diğer yazılar
Engin Yıldırım