Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dünya Siyaset
Ortadoğu barışında Obama-Netanyahu mücadelesi
Ebru Afat
İSRAİL Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun, 14 Haziran akşamı Bar-Ilan Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, silahtan arındırılmış bir Filistin devletini kabul edeceğini ilan etmesi, ABD ve Avrupa’da, Ortadoğu’da barışa giden yolda tarihî bir an olarak yankı buldu. Siyasi kariyerini Filistinlilerin varlığına karşı çıkmak üzerine kuran Netanyahu gibi bir şahinin, silahsızlandırılma dışında bir dizi koşul daha öne sürmek suretiyle bir Filistin devletine yeşil ışık yakması, Barack Obama yönetimindeki ABD’nin İsrail’i yeniden barış masasına oturtmak yönündeki baskıları karşısında yapılmış ustaca bir manevraydı. Obama’nın 18 Mayıs’ta Washington’da Netanyahu ile bir araya geldiğinde ve 4 Haziran’da Mısır’ın başkenti Kahire’de İslam dünyasına seslendiğinde Filistin sorununun çözümüne vurgu yapması, İsrail’i istemeden de olsa bazı adımlar atmaya zorluyor. Ancak Netanyahu’nun kabul edilemez dayatmaları, İsrail’in, ciddi tavizler vermesini gerektirecek gerçek ve adil bir çözümü engellemek için eski oyalama taktiklerine başvuracağını gösteriyor.
Bu oyalama taktiklerinin en meşhuru, İsrailli barış eylemcisi Uri Avnery’nin Amerikan haber sitesi Antiwar.com’da 21 Haziran’da yayınlanan yazısında hatırlattığı gibi, provokatif bir girişimde bulunmadan önce karşı tarafın kabul edemeyeceği şartlar ileri sürüp sonra da “ellerimizi barış için uzattık” deme şeklindeki İsrail’in kurucusu ve ilk başbakanı David Ben-Gurion’un taktiği. Lakin Ortadoğu’daki mevcut şartlar göz önüne alındığında, İsrail açısından Ben-Gurion taktiğinin artık eskisi kadar kolay işlemeyeceği söylenebilir. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad’ın 12 Haziran’da yeniden seçilmesinin ardından İran’ın sürüklendiği siyasi karmaşa, Obama hükümetinin Ortadoğu’daki iki hedefinden biri olan İran ile ilişkileri normalleştirme sürecinin, en azından bir süreliğine, gündeme gelmesini erteleyecektir. Fakat Mir Hüseyin Musevi taraftarlarının seçim sonuçlarına gösterdiği tepki, İran rejiminin hem içeride hem de dışarıda daha da sertleşmesine yol açacağından, ABD diğer hedefi olan İsrail-Filistin barışına odaklanmak zorunda kalacaktır.
 
Netanyahu’nun Zihnindeki Filistin Devleti
İsrail, 2006’dan bu yana ambargo uyguladığı Gazze’ye 2008’in son günlerinde büyük bir saldırı başlatmış, tüm dünyanın büyük tepkisini çeken bu saldırıların gölgesinde de 10 Şubat’ta genel seçimlere gitmişti. Seçimlerde Tzipi Livni liderliğindeki Kadima Partisi bir milletvekili farkla birinci çıksa da, meclise giren partilerin sandalye dağılımı dikkate alındığında koalisyon hükümeti kurma ihtimali çok daha yüksek olan sağcı Likud Partisi’nin lideri Netanyahu, Cumhurbaşkanı Şimon Peres tarafından hükümeti kurmakla görevlendirildi. Sağ koalisyon hükümetini Mart sonunda kurabilen Netanyahu, dışişleri bakanlığına İsrail Evimiz Partisi’nin lideri Avigdor Lieberman gibi Filistinlilere yönelik hakaretleri ve ırkçı söylemleriyle tanınan bir ismi getirdi. Netanyahu’nun uluslararası baskıları savuştururken, hem siyasi partnerlerinin hem de kendi dünya görüşünün dayanağı Siyonist ideolojinin temellerini sarsacak en küçük bir hareketten bile kaçınmasının arkasında ülkesindeki işte bu aşırı milliyetçi ortam yatıyor. 
Netanyahu’nun 14 Haziran’daki konuşmasına göre, İsrail’in “iki devletli çözüm” çerçevesinde tahammül edebileceği Filistin devleti, neredeyse hiçbir devlet niteliğine haiz olmayan garabet bir yapı. Bu devlet, taraflar arasında güvenliği sağlamak için tamamen silahsızlandırılmış olacak. Bütün Filistinliler İsrail’i “Yahudi halkının devleti” olarak tanıyacaklar ki bu tanıma, 1948’de İsrail’in kurulmasından sonra orada kalıp vatandaş olan 1,5 milyon Arap’ın ülkeden kovulması ve Filistinli mültecilerin topraklarına geri dönmeyi ebediyen unutmaları anlamına geliyor. Zaten Netanyahu, Filistinli mülteciler sorununun “İsrail dışında” çözülmesi gerektiğini de ayrıca belirtiyor. Doğu ve Batı olarak ikiye bölünmüş Kudüs’ün İsrail yönetimi altında kalması ve şehrin tamamının İsrail’in başkenti olarak tanınması şartı ise tam bir fantezi niteliğinde. Kudüs’ün sadece Filistinliler ve Arapların değil tüm Müslümanların ve Hıristiyanların da sorunuyken ve 1993’te imzalanan Oslo Barış Anlaşması’nda Kudüs’ün geleceğinin müzakere edileceği maddesi de yer alırken, bu şartın işi yokuşa sürmekten başka bir amacı olmadığı ortaya çıkıyor.
Ve tabii ki meselenin en zorlu kısımlarından birini oluşturan İsrail’in 1967’de işgal ettiği Doğu Kudüs ve Batı Şeria’da kurduğu ve sürekli genişlettiği Yahudi yerleşimlerinin varlığı konusunda da Netanyahu yeni hiçbir şey söylemiyor. Sadece yeni yerleşim birimleri inşaatı projelerine izin vermeyeceklerini ancak kabul edilmiş projelerin tamamlanmasına ve yerleşimlerin “doğal gelişimi”ne devam edileceğini ifade ediyor. Yahudi yerleşimleri meselesinin İsrail-Filistin barışında ne kadar merkezî bir rol oynadığını idrak etmiş görünen Obama, yeni yerleşimler kurulmasını durdurmalarını Netanyahu yönetiminden açıkça talep etti. AB yetkilileri de, İsrail ile aralarındaki ticari bağları güçlendirmek istediklerini ama bunun için Netanyahu’nun mevcut yerleşim yerlerinin dondurulacağını ve yeni yerleşim yerlerinin kurulmayacağını taahhüt etmesini beklediklerini söylediler.
Filistinliler, Oslo’da, Filistin topraklarının sadece %22’sinde kurulacak bir devlet için birçok haklı taleplerinden vazgeçmişlerdi. Fakat 1993’ten beri geçen süre içinde Batı Şeria’daki yerleşimci sayısı 110 binden 300 bine yükseldi. Doğu Kudüs’teki Yahudi yerleşimci sayısı ise 200 bine yaklaştı. ABD şu an itibarıyla İsrail’i durdurabilecek yegane ülke konumunda. İsrail’e her yıl 2,8 milyar dolar yardımda bulunan ABD, yeni yerleşim yerleri kurmaması ve kalıcı bir barış için “gereken yerlerde” mevcut yerleşimleri de tahliye etmesi için İsrail’e karşı bu kozu rahatlıkla kullanabilir. Nitekim İngiliz Guardian gazetesi de 25 Haziran tarihli başyazısında ABD’nin elindeki bu kozu gündeme getiriyor ve Obama yönetimine İsrail’in işgal altındaki topraklardaki Yahudi yerleşimleri silahını barışa karşı bir engel olarak kullanmasının önüne geçme çağrısında bulunuyor.
2007 yılında meslektaşı Stephen Walt ile birlikte İsrail lobisinin ABD’nin dış politikasını nasıl manipüle ettiğini anlatan İsrail Lobisi ve Amerikan Dış Politikası (Küre Yayınları, 2009) isimli kitabı yazan Amerikalı akademisyen John Mearsheimer, Netanyahu Filistin devletinden bahsetmeden önce böylesi bir hamle yapacağını tahmin etmiş ve Obama’nın işinin çok zor olduğunu dile getirmişti. Mearsheimer, The American Conservative dergisinin 18 Mayıs tarihli sayısında yer alan “Saving Israel From Itself” başlıklı analizinde, Obama’nın yegane umudunun ABD’deki Yahudi toplumunun bir kısmını, iki devletli çözüm gerçekleşmediği takdirde İsrail’in bir zamanlar Güney Afrika’daki ırkçı apartheid rejimine dönüşeceğine ikna etmekten geçtiğini belirtiyor. Mearsheimer’a göre aksi takdirde ABD’nin, İsrail’in ve özellikle de Filistinlilerin başı daha çok belaya girecek.

Paylaş Tavsiye Et