Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
"KENDİNE BAKAN" TÜRK SİNEMASI
“Ne Doğu kültürünü biliyoruz, ne Batı kültürünü. Neden bu ikisiyle doğru bir hesaplaşmaya girmemişiz? Bizim dünyadaki yerimiz nedir, bunu bilmiyoruz. Birey olarak kendi kültürümüz de yok. Bir Batılı yönetmen gibi hem kendiyle hem dünyayla hesaplaşmaya elverişli, geçmiş kültür birikimini mutlaka kullanabilen birikimimiz de yok.”
Auteur yönetmenlerimizden Metin Erksan’a ait bu ifadeler aslında Türk sinemasının hali pür melalini ortaya koyuyor. Gecikmiş modernlik deneyiminin ve Doğu-Batı bölünmesinin benlikte açtığı yaranın izinde yol alan Türk sineması, bu ikircikli süreçte sadece “bölünmüş özneler” üretti. Tıpkı Türkiye gibi Türk sineması da özgün-kopya, Doğu-Batı, merkez-taşra gibi ikiliklerin arasındaki yarıkta var oldu. 1990’lı yılların sonuna kadar “başkası olma” ile “kendi kalma” gerilimine muhatap olan Türk sineması, bu tarih itibarıyla ortaya çıkan genç ve bağımsız yönetmenler kuşağı ile ilk defa “kendi üzerine düşünme”ye, “söz söyleme”ye başladı.
Yeni Türk Sineması’na odaklanan dosyamızda İhsan Kabil; Nuri Bilge Ceylan, Reha Erdem, Derviş Zaim, Yeşim Ustaoğlu, Semih Kaplanoğlu, Zeki Demirkubuz gibi yönetmenlerle Genç Türk Sineması kuşağının hayata geçtiğini; sinemayı “dert edinen” bu yönetmenlerin, farklı mahreçlerde kendi üsluplarını kurma yoluna gitseler de henüz “Türk sineması”nın kimliği bağlamında bütünlüklü bir dil oluşturamadıklarını söylüyor.
Fuat Er, 1990’larda öne çıkan “kimlik” tartışmalarının izdüşümü olarak, Yeni Türk Sineması’na damga vuran “ev” imgesinin, dışarısı ile içerisi, şehir ile taşra, modernite ile gelenek ve Batı ile Doğu arasında sancılı bir ara mekan niteliği taşıdığını belirtiyor.
Celil Civan, Yeni Sinema’da taşra kökenli yönetmenlerin filmlerinde Yeşilçam’ın aksine taşra hayaletini bastırmak yerine bu hayaleti çağırmayı tercih ettiğini söylüyor.
Ümit Aksoy, Türk politik filmlerinin, 12 Eylül gibi travmatik dönemleri sadece “tarihsel” bir perspektiften betimlediğini; “politik sinema”nın asıl sorumluluğunun “şimdi”ye dair bir söz söylemek olduğunu vurguluyor.
Cihat Arınç, hiçbir sinema pratiğinin, teorisiz ve felsefesiz gelişemeyeceğini, esaslı bir geleneğe dönüşemeyeceğini iddia ediyor.
Burçin S. Yalçın, Türk sinemasının henüz bir endüstriye dönüşmediğini söylerken, Faysal Soysal da “Türk sineması”nın yolunun “Türk şiiri”nden geçmesi gerektiğini vurguluyor.
Ancak “kendine bakan” bir sinema küresel dünyada ayakta kalabilir.

Paylaş Tavsiye Et