Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Kapak
Goldstone, kağıt üzerinde kalan bir başka rapor mu?
Ali Balcı
3 NİSAN 2009’da Birleşmiş Milletler, 27 Aralık 2008’den 18 Ocak 2009’a kadar süren İsrail’in Gazze’ye yönelik operasyonu sırasında uluslararası insan hakları hukukunun ihlal edilip edilmediğini araştırmak üzere bir komisyon oluşturmuştu. Komisyonun başında kendisi de bir Yahudi olan Güney Afrika Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Richard Goldstone vardı ve bu isim daha önce eski Yugoslavya ve Ruanda için kurulan Uluslararası Ceza Mahkemeleri’nin savcılığını da yapmıştı. Goldstone beraberindekilerle birlikte beş aydan fazla süren araştırma ve incelemeler sonucunda oluşturduğu komisyon raporunu 15 Eylül 2009’da açıkladı.
22 Mayıs-4 Temmuz tarihleri arasında Gazze’de bulunan ve bizzat olay yerinde incelemeler yapan komisyon, farklı kaynaklardan raporlar derleme, kurbanlar ve görgü tanıklarıyla mülakatlar yapma, olayların geçtiği yerleri bizzat ziyaret etme, tıbbi raporları gözden geçirme, silah ve cephane kalıntılarını inceleme gibi birçok yöntemle veri toplayarak söz konusu raporu hazırladı. Fakat bu süreçte Tel Aviv’in işbirliğini reddetmesi nedeniyle İsrailli yetkililerle ve Batı Şeria’daki Filistin Yönetimi temsilcileriyle görüşme imkanı bulamadılar. Bu nedenle raporun büyük ölçüde, İsrail’in düzenlediği operasyonun Gazze’deki etkilerini yansıttığı söylenebilir.
Rapor, operasyonu “İsrail hükümeti tarafından bilinçli bir şekilde uygulamaya konan Gazze halkına yönelik toplu cezalandırma” şeklinde tanımlıyor. Operasyon aslında uzun süreden beri uygulanmakta olan “Gazze’yi Batı Şeria’dan ayırma planı”na hizmet ediyor. Tam da bu nedenle rapora göre, her ne kadar İsrail hükümeti “operasyonların temelde roket saldırılarına bir tepki olduğu”nu açıklasa da, söz konusu operasyon “Gazze halkını bir bütün olarak hedef alan” bir planın ürünü. Operasyonun bir toplu cezalandırma olduğu ve sivil halkı hedef aldığı zaten İsrailli yetkililerin açıklamalarında da görülebilir. Buradan hareket eden komisyon, operasyonu uluslararası hukukun ihlali olarak değerlendiriyor ve İsrail’e karşı uluslararası düzeyde bazı kararlar alınmasını öneriyor.
Fakat raporun en dikkat çekici ve büyük tartışmalara neden olan kısmı, İsrail’i operasyonlardan dolayı açıkça suçlayan cümleler: “İsrail hükümeti yaptığı operasyonları, roket saldırılarına karşı kendisini savunma hakkı temelinde verdiği bir tepki olarak tasvir ederken, Komisyon en azından kısmi ölçüde farklı bir hedefe yani bir bütün olarak Gazze halkına odaklanan bir plan olduğunu düşünmektedir.” Söz konusu ifade açık bir şekilde İsrail’in operasyonlarını meşrulaştırdığı argümanı ortadan kaldırması açısından önemli. Raporda geçen bir başka ifade ise şu şekilde: Operasyonlar “sadece düşmanı değil, aynı zamanda altyapıyı da hedeflemiştir ve bu da pratikte sivil nüfus anlamına gelmektedir.” Dolayısıyla rapordan çıkan temel sonuç, İsrail’in yaptığı operasyon bilinçli bir planın ürünü ve siviller kasten hedef alındı. Rapordaki dikkat çekici bir başka ayrıntı ise İsrail’in insan hakları ihlallerini soruşturma sisteminde “ciddi yapısal problemler olduğu ve bunun sistemi uluslararası standartlar ile uyumsuz hale getirdiği”nin dile getirilmesi. Söz konusu tespit, sorunun çözülmesi noktasında uluslararası bir güce açıkça davetiye çıkarılması bağlamında değerlendirilebilir.
İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres raporu açıklanır açıklanmaz “bir tarih maskaralığı” olarak tanımladı. Gerekçe olarak raporun “kışkırtıcı taraf ile kendini savunma hakkını kullanan devlet arasında bir ayrıma gitmemiş” olmasını gösterdi. Daha da ileri giden Peres, raporun “terör eylemlerini, cinayet ve ölümlerin devam edip gitmesini meşrulaştırdığı”nı ileri sürdü. Ona göre, komisyonun üyeleri, şayet kendi çocukları Sderot’ta (Gazze’ye yakın bir İsrail kenti) yaşasalardı ve her gün devam eden roket saldırıları terörü altında olsalardı böyle bir raporu kaleme alamazlardı. Peres’in bu tepkisi İsrail’in her zaman ileri sürdüğü saldırı ve operasyon gerekçelerinin tekrarıydı. Peres bu argümanlarında yalnız değildi; örneğin The Washington Times raporu “BM teröristlerden yana çıktı” başlığı altında analiz ederken, Forbes dergisi de “BM adaletsizliği” başlığını kullandı. Bütün bunları Richard Falk’un ifadesiyle, dikkati mesajın kendisinden ziyade mesajın sahibine ya da başka yerlere yönelten bir “saptırma siyaseti” olarak değerlendirmek mümkün.
Öte yandan küresel ölçekteki tepkilere yakından bakıldığında daha farklı bir resim ortaya çıkıyor. Fransa Dışişleri Bakanı Bernard Kouchner, raporu fazlasıyla ciddi ve acilen dikkate alınması gereken bir durum olarak değerlendirirken, raporun vurguladığı orantısız güç kullanımına dikkat çekti. Fransa’nın yanı sıra İngiltere, İsveç ve İsviçre gibi Avrupa ülkeleri de raporu destekleyen açıklamalarda bulundular. BM Güvenlik Konseyi geçici üyesi olan Türkiye’nin tutumu ise BM’nin hızlı bir şekilde raporu ele alması yönünde. Fakat bu somut desteklere rağmen raporun geleceğini ABD’nin rolü belirliyor gibi görünüyor. Örneğin ilk aşamada BM İnsan Hakları Konseyi’nin önüne gelen raporun onaylanması, ABD’nin Filistin delegasyonuna baskı yapması ve ardından delegasyonun rapordan desteğini çekmesi üzerine Mart 2010’a kadar ertelenmişti.
Filistin lideri Mahmud Abbas’ın gerek iç kamuoyundan gerekse Arap dünyasından gelen yoğun eleştiriler ve baskılar üzerine yeniden görüşülmesini talep ettiği rapor, 15 Ekim’de Konsey tarafından 25 üyenin onayı ile kabul edildi. Karşı oy kullananlar ABD başta olmak üzere Macaristan, İtalya, Hollanda, Slovakya ve Ukrayna oldu. Fransa ve İngiltere oylamaya katılmazken, Belçika ve Japonya gibi ülkeler çekimser oy kullandılar. Lehte oy kullanan ülkeler arasında Rusya dışında nüfuzlu bir ülke bulunmuyor. Bu oylama, yakın geleceğe dair ipuçları taşıması noktasında önemli; ancak ABD’nin kısa vadede rapora yönelik tavrını değiştireceğini söylemek zor. Fransa ve İngiltere’nin ise açıklama düzleminde İsrail’i eleştirseler de, pratikte rapor lehine bir adım atmalarını beklemek fazla iyimser olur.
Belli şeyleri değiştirebilmesi için gereken ciddi destekten mahrum olsa da, kalabalık bir propaganda ordusu tarafından hasıraltı edilen, olguları ifade edebilmesi Goldstone Raporu’nu değerli kılıyor. Artık bir metinler/görüntüler savaşına dönen ve haklılığın metinler/görüntüler üzerinden belirlendiği Filistin-İsrail sorununda böylesi bir metin/doküman gücü elinde bulundurmayan tarafa söz hakkı verdiği için rapor dikkate değer.

Paylaş Tavsiye Et