Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Toplum
Balkanlarda bir mikrokozmos: Bosna sineması
İhsan Kabil
BALKAN coğrafyasındaki sinema dünyasına baktığımızda, tarihî dönemleme bakımından iki ayaklı bir gelişme görürüz: İlki, 1980 sonlarına kadar süren sosyalist sistemin hakim olduğu ve Doğu Avrupa coğrafî sınırları arasında sayılan Bulgaristan ve Romanya’yla, bağımsız siyasetleriyle ama yine aynı sistem içinde bulunan Yugoslavya ve Arnavutluk sinemalarını kapsar. İkincisi ise bu dönemlemede baştan beri kapitalist sistemde yer alan Yunanistan’ın yanında, 1990’larla beraber Yugoslavya’nın ortadan kalkmasıyla yeşeren Bosna, Slovenya, Kosova ve Makedonya sinemalarıdır. Tabii ikinci dönemde, sosyalist sistem altındaki diğer ülkeler de sinemalarını yeni şartlarla mütenasip bir şekilde devam ettirir oldular.
Baştan beri Yunan sineması, belli bir tüketim sineması esprisindeki hayat buluşunu günümüze kadar taşıdı. Buradan, Avrupa ve dünya sinemasında sivrilen en önemli yönetmen, yenik ve bezgin Marxist ruhun sadık bir temsilcisi ve uzun plan-sekans çekimleri ve soyutlamacı tavrıyla kendine özgü üslubunu kuran, ayrıca kendi içinde tutarlılığını sürdüren Theo Angelopoulos oldu. Bulgar, Romen, Yugoslav ve Arnavut sinemaları, sosyalist ruhun ayrılmaz bir parçası olan proleter idealler, savaşta sosyalist zafer ve sınıf şuurunun bir ‘sürekli devrim’ anlayışı içinde canlı tutulması uğrunda propagandist bir yaklaşıma yöneldiler. Fakat 1970’lerden itibaren belli bir esneklik tutumuyla ferdin şahsi dünyasına eğilen, daha önce kararlılık ve darlıkla karşı çıkılan adeta ‘burjuva’ temayüllü filmler ortaya koydular. Yugoslavya dağılmadan önce Kosova’da 1980’lerde öne çıkan iki isim, toplumsal çalkalanmayı kişinin iç dünyasındaki sıkıntılarla beraber işleyen İsa Qosja (Sis Bekçileri, 1988) ve Agim Sopi (Toprak Adam, 1984) oldu. Yugoslavya’dan bağımsızlığını alan Makedonya’dan ise parlayan isim, başlangıç itibariyle Tarkovski sinemasına göndermeler yapan Milko Mançevski’ydi. Mançevski’nin Balkanlarda her an patlamaya hazır etnik çatışmanın görünmeyen, fokurdamakta olan potansiyelini işlediği Yağmurdan Önce (1994) filmi özellikle anılmaya değer.
Bosna sinemasında gelişmeler öncelikle belgesel dalında kendini gösterdi. Öyle ki, belgesel film yapımı bir sanayiye dönüştü ve 1960’lardan itibaren ‘Saraybosna Belgesel Okulu’ adıyla anılmaya başladı. Burada bir araya gelen Mithad Mutapçiç, Hayruddin Krvavaç, Vefik Hacıismailoviç, Bakir Tanoviç, Zlatko Lavaniç ve Suad Mrkonyiç gibi isimlerden neşet eden belgeseller, en ciddi film festivalleri arasında yer alan Venedik, Oberhausen, Leipzig ve Krakow’da en büyük ödülleri aldılar. 1970’lerden başlayarak sanat değeri taşıyan filmlere imza atan Hayruddin Krvavaç, Bata Çengiç, Mirza İdrisoviç, Bakir Tanoviç gibi yönetmenler Saraybosna merkezli bir sinemanın ilk üstün örneklerini verdiler. Ancak mukadder olan, varolan göstermelik sükunetin ötesinde bir anlam kırılmasının yaşanmasıydı. 1992-96 arasındaki vahşet yıllarında sinemacılar da bu kırılmadan paylarını aldılar: Kimi şehit edildi (asker veya sivil); kimi yabancı diyarlara göçtü; bazıları saldırgan tarafta yer aldı (Emir Kusturica gibi); kimiyse yaşananları sinema veya video formatında, belgesel veya dram olarak filmleştirmeyi tercih etti. Şahin Şişiç, Dino Mustafiç, Ademir Kenoviç, Naca Mehmedbaşiç, Danis Tanoviç bu vefakar ve dürüst yönetmenler arasında isimleri zikredilmeye değer kişiler olarak temayüz etmişlerdir.
Bosna sineması dendiğinde ilk akla gelen yönetmenlerden olan Emir Kusturica, önkabulde bulunduğu eski Yugoslavya siyasi birliğinin idamesi peşinde, büyük bir serinkanlılıkla, yaşananları adeta ayrılma talebinin kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirdi ve kendini ‘siyaset dışı’ bir düzlemde konumlandırdığını dillendirdi. Müessiftir ki, o zamanki son filminin (Yeraltı) galası Belgrad’da yapılıyorken, Banyaluka ağır bir bombardıman altındaydı! Hakikaten, sarkan Tarkovskiyen öykünmeleri ve dünyayı insanın beş duyusu cinsinden gören ve anlamlandıran filmik yapısıyla, kimi son dönem ‘Türk’ filmlerinde bir ‘Balkan sinemalaşması’ fenomenini (ayrı bir çalışma konusu) doğuran yansıtmalarıyla Kusturica, sanatın soğuk ve rutubetli duvarında ıssız ruhlu bir birey olarak durmaktadır…
Bosna sinemasının iki yüz akı, 1997 yapımı Kusursuz Çember (Savrseni Krug)’le Ademir Kenoviç ve 2001 tarihli Tarafsız Bölge (No Man’s Land)’yle Danis Tanoviç’tir. Kenoviç’in Kusursuz Çember’i, bir şairin kuşatma altındaki hayatının izleğinde, bize muazzam bir çıkışsızlık ve çaresizlik ortamında, iki çocuk ve bir köpeğin varlıklarıyla son derece insani bir çerçeve aktarır. Hayatın sınırlarında yaşayan bu ince ruhlu adamla, yine aynı sınırda yaşayan ortalama insanın varoluşsal kaygıları, hayatı anlamlandırmaya yönelik anlam ve anlamsızlık gel-gitleri arasındaki o tarif dışı mütereddit halleri entelektüel bir duyarlılıkla seyirciye iletilir; böylesi bir konumdan beklenen kaba propagandist yaklaşımdan veya insanın duygu dünyasına melodramatik manipülatif bir projeksiyondan kaçınılır. Yönetmen, savaşın acısını verdiği, hayatın neredeyse anlamını yitirdiği veya bir anlam buhranına sürüklendiği bir gerçek/hikayeyi estetik duyarlılığı layık olduğu saygın bir yere –başköşeye- koyarak seyirciye sunar. Dozu kafi olarak ayarlanmış gerilim unsuru ve zaman zaman ortaya çıkan küçük coşku ve mutluluk dokunmalarıyla film, kaygı ve ümidin ince hudutlarında dolaşır ve sevginin hakim kavram olarak tüm bir satha yayıldığı, içerilere nüfuz ettiği evrensel bir boyuta ulaşır. Kenoviç, bir yandan kendini tanımlayan sinemaya uygun şekilde karakterlerinin hüzün-yoğun dünyalarını hayal unsuruyla birleştirerek görselleştirirken, diğer yandan hayatı bir eğlenti çizgisi üzerine çekerek Fellinivari bir mekan/duygu anlayışı serdeder ve bu yanıyla da belli bir Akdeniz sineması meşrebinin bariz izlerini peliküle düşürür.Yine savaşın içinden kotarılan Şahin Şişiç’in unutulmaz belgeseli Bosna Gezegeni’yle estetik ve ahlaki tutarlılık bakımından paralellik gösterir.
Danis Tanoviç’in Bosnalı bir askerle bir Sırp askerinin bir siperde birbirlerine muhtaç şekilde mahsur kalmalarını kameraya aldığı Tarafsız Bölge, hakkıyla diğer birçok ödülün yanında Amerikan Altın Küre ‘En İyi Yabancı Film’, Cannes Film Festivali ‘En İyi Senaryo’ ve ‘En İyi Yabancı Film’ Oscarını kazandı. Güncel olana Kusursuz Çember’den daha yakın duran film, psikolojik ve estetik derinliğini ise, birbirine hasım iki insanın bıçak sırtındaki varoluş durumunu bir ‘oda sineması’ atmosferinde işler. Bosnalının potansiyel insaniliğinin yanında elinde olmayarak fevri çıkışlar sergilemesi, Sırpta mündemiç olan kötünün dışa vurumu karşısında önemsiz kalır; dışarıdaysa onlarla ilişkiye geçmeye çalışan televizyon muhabirinin iç dünya pozisyonu ve daha büyük ölçekte dış yabancı güçlerin tarafgir kayıtsızlığı filmden can alıcı kesitlerdir. Tanoviç, çok basit gibi görünen bir hikayelemeyi, karakterler arası çatışmayı iç-gerilim cinsinden perdeye aksettirerek, yönetmen, karakterler ve seyirci arasında da doğurgan bir gerilimin karşılıklı etkileşimini yüzeye çıkarır.
Bosna sineması, sanat değerleriyle sağlam bir zemine basıyor görünmektedir. Yetişmiş insan unsuruyla Avrupa sineması estetiğine daha yakın durmakta, ama köklerden gelen insanlık durumu zenginliğiyle de bir medeniyetin sırlanmış parlaklığının ışınlarını huzmeler halinde beyazperdeye taşımaktadır.

Paylaş Tavsiye Et