Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
İdeolojik karşıtlıktan jeopolitik çatışmaya: Moskova-Pekin hattı
Orhan Gazigil
18’İNCİ yüzyılda yaşamış olan ve günümüz Slavofillerinin ve Avrasyacılarının düşünsel selefi olarak kabul edilen Konstantin Leontyev, bugünün Rus-Çin ilişkilerini aydınlatacak bazı tespitlerde bulunuyordu. Leontyev, Çin kavmini Gog-Magog halkı olarak nitelendiriyor ve Rusya’nın bu kavim tarafından yutulacağını söylüyordu. Leontyev’in birçok alanda söyledikleri gibi, Çin ile ilgili tespitleri de bugün geçerliliğini korumaya devam ediyor.
Avrasyacıların Moskova’yı merkez olarak belirledikten sonra dünyanın birkaç başkentine doğru çizdikleri eksen hatları içerisinde Pekin’i göremeyiz. Pekin Avrasyacıların eserlerinde kapitalizmin yeni kalesi, Atlantizmin Doğu’daki kanadı olarak tarif edilir. Denizlerin ve karaların sürekli mücadelesine dayanan Avrasyacı jeopolitik, söz konusu Çin olduğunda dünyanın bu en kalabalık kara topluluğunu nedense Avrasya projesine dahil etmekten özellikle kaçınır.
Dünyanın Moskova merkezli algılanması olan Rus Avrasyacılığının Pekin’i neden es geçmek zorunda olduğu aslında ilk bakışta bile fark edilecek bazı gerçeklere dayanmaktadır. Bu gerçeklerin başında da şüphesiz Leontyev’in değindiği Rusya’nın Çin tarafından yutulması tehlikesi gelir. Ancak bu konuya geçmeden önce Moskova-Pekin hattının dünden bugüne, ideolojik anlaşmazlıktan jeopolitik karşıtlığa nasıl dönüştüğüne bakmakta yarar var.
 
Tarihsel Miras Olarak Moskova-Çin Karşıtlığı
Sovyetler Birliği’nin kudretli lideri Joseph Stalin’in iktidarı döneminde, henüz araları bozulmamış olan Mao ve Stalin için şarkılar bestelenmekteydi. Kısa bir süre sonra ise, sosyalizmin bu iki büyük kutbu bugün bile sürmekte olan bir rekabete girişeceklerdi. Kruşev’in diğer Sovyet liderlerden farklı olarak iktidarı ölmeden terk etmesinin nedenleri bugün bile tam anlamıyla aydınlatılamadı. Ancak genel kabul gören görüş Kruşev’in Çin ile yakınlaşma hayalinin kendi sonunu getirmiş olduğudur.
Sovyet siyaset ve bilim literatürüne Moskova-Çin çatışması “ideolojik anlaşmazlık/karşıtlık” olarak geçirildi ve sorun komünizmin hangi yöntem ve araçlardan yararlanılarak kurulacağı sorunuymuş gibi izah edildi. Ancak SSCB’nin dağılışından sonra ortaya çıkan durum aslında Moskova-Pekin arasında bazen açık, bazen de gizli olarak devam eden gerginliğin jeopolitik ve stratejik çatışmalardan kaynaklandığını ortaya çıkardı.
İlginç olan şudur ki; tüm iddiaları jeopolitik üzerine kurulu olan Rus Avrasyacıları bugün bile Çin söz konusu olduğunda (bu Türkiye için de geçerlidir) Rusya ile Çin arasındaki jeopolitik sorunları bir tarafa bırakıp ideolojik “sorunları” öne çıkarmaya çalışmaktadır. Avrasyacıların en çok konuşan ismi olan Aleksandr Dugin, Çin’i potansiyel düşman olarak ilân ederken, Panarin de binlerce yıllık Çin geleneğinin ve öğretilerinin Atlantizmin çıkarlarına hizmet etmek için çok uygun olduğunu iddia etmekte ve Dugin’le paralel görüşler bildirmektedir. Panarin Konfüçyanizm ve Taoizmin, liberalizmin dolayısıyla da Atlantizmin uygun göreceği bir evren ve insan tasavvuruna sahip olduğunda ısrarlıdır. Çin öğretilerinin metafizik kökenlerinin seküler, modern zihni tatmin edebilmek için uygun olduklarını savunan Panarin, Avrasya projesinde Çin’in yerinin olamayacağını yazmaktadır.
Ancak Rus Avrasyacılarının Çin’i Avrasya’nın geleceği için tehdit olarak gördükleri hususların kaynağına indiğimizde karşımıza büyük bir paradoks çıkmaktadır. Avrasyacılara göre Çin son dönemde, komünizm ile kapitalizmi bir arada uygulamaya kalkışarak Atlantizme dahil olmuş ve böylece Avrasya’nın bütünlüğü açısından tehlikeli adımlar atmıştır. Ancak bilinen bir gerçektir ki, Rusya “Doğulu” ülkeler arasında Batılılaşmayı seçen ilk ülke olma özelliğini taşımaktadır. Çar Petro’yla başlayan bu yönelim, Sovyetler Birliği döneminde de devam etmiş ve kökeni Batı’ya ait olan ilerleme ve gelişme idealleri ülke elitlerince kabul görmüştür. SSCB’nin dağılmasından sonra Rusya’nın hangi ideolojik kutupta yer aldığı ise, Yeni Avrasyacıların iddialarının aksi bir tabloyu ortaya koymaktadır. Bugün herkesin kabul edeceği bir gerçektir ki, günümüz Rusya’sı, son yılların Çin’inden daha kapitalist ve liberal olma özellikleri taşımaktadır.
Bu durumda, Rus Avrasyacılarının Çin’i neden tasnif dışı bıraktıklarını, jeopolitik ve stratejik çatışmalarla izah etmek dışında bir yol kalmamaktadır. Avrasyacılar, Çin’in içinde yer aldığı bir “Büyük Avrasya”da Rusya’nın öncü ve lider devlet olma özelliğini kaybedeceğini ve ikinciliğe razı olmak durumunda kalacağını bildiklerinden, Çin’le ilgili tüm söylemlerini ideolojik çatışma üzerine bina etmektedirler.
Rusya’nın Orta Asya üzerindeki tarihsel nüfuzunu devam ettirme arzusuna karşılık Çin’in de aynı bölgeyi yeni nüfuz alanı olarak görmesi, Rusya ile Çin arasında var olan jeopolitik anlaşmazlığın temelini oluşturmaktadır. Buna bir de Rus Uzak Doğusu ve Sibirya’nın Çinlileşme tehlikeleri eklenince, Moskova-Pekin hattının potansiyel gerilimlere gebe olduğu anlaşılmaktadır. Türk okuyucusu için ilk bakışta ütopik gelebilecek olan bu tehlike Rusya’nın bugün üzerinde düşünmek zorunda olduğu ve geleceğini doğrudan etkileyebilecek bazı sorunları içinde barındırmaktadır.
 
Rus Uzak Doğusu ve Çinlileşen Topraklar
Rusya’da son yıllarda en çok tartışılan konulardan birisi, ülkenin Uzak Doğusunda baş gösteren Çinlileşme tehlikesinin nasıl bertaraf edileceği meselesidir. Çin’den gelen göçmenlerle bölgenin etno-demografik yapısında meydana gelen değişmeler Rus hükümetini ciddî endişelere sürüklemektedir. Rus nüfusun giderek azaldığı bölge Çin’den gelen binlerce göçmen için yeni hayat alanı hâline gelmekte, hükümetin tüm çabalarına rağmen Rusya’nın nüfuzunun tehlikeye girdiği bir alana dönüşmektedir. Rus Uzak Doğusunda yaşayan Rus nüfusu bugün 8 milyonu geçmezken, sınırın ötesinde 180 milyonluk bir Çin nüfusu yaşamaktadır. Sibirya ve Rus Uzak Doğusunun istatistik hesaplarına bakıldığında, burada yirmi sene sonra hiç Rus kalmayacağı düşünülmektedir. Aynı şeyler Moskova gibi büyük şehirlerin akıbeti için söylenmekteyse de, merkezî şehirlerde nüfus siyasetini takip etmenin uzak bölgelere göre nispeten daha kolay olduğu varsayılarak Çinlileşen toprakların geri dönülmez bir şekilde Rusya’nın elinden kayıp gideceği öngörülmektedir. Rus medyasının ve yorumcularının iddiasına göre, Çinlilerin Rusya’nın içlerine doğru göçü bizzat Çin hükümeti tarafından teşvik edilmektedir. Bölgede şimdilik gettolaşan Çinli toplulukların göçünün kısa bir zaman sonra Rusya açısından güvenlik sorunlarına yol açacak boyutta bir büyümeye doğru evrileceği açık bir gerçektir.
Bu gerçek ortada dururken Avrasyacılığın önderliğini yapanların Çin’i doğal müttefikleri içerisine katmaları mümkün değildir. Dugin de bunu kitabında (Jeopolitiğin Temelleri) açıkça dile getirmektedir. Çin nüfusundaki her artış Rusya’yı doğrudan etkileyen bir gelişme olarak Dugin’i Çin’siz bir karasal projeye zorlamaktadır. Oysa bunun tam tersini savunanlar da var. Bu görüşe göre, Rusya’nın Çin’i gelecekte gerçekleşmesi muhtemel bu projede tasnif dışı bırakmak yerine doğrudan projenin içine dahil etmesi gerekmektedir. Aksi takdirde Rusya’nın Çinlileşme sorunu baş ağrısı olarak kalmaya devam edecektir.
Rus Avrasyacılarının, Çin’le ittifak yapılabilir mi sorusuna bu verileri göz önüne alarak cevap vermeye çalıştıkları görülmektedir. Türkiye ile yapılacak bir ittifak gibi Çin’le yapılacak ittifak da, Rus projesinin önünü kesmemek koşuluyla kabul edilmektedir. Oysa Çin’in de Türkiye gibi, İpek Yolu olarak bilinen bir Avrasya projesi vardır ve bu projenin Rusya’ya faturası ise epey ağır görünmektedir. Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan ve nihayet Çin üzerinden yürütülen İpek Yolu projesi Rusya’nın Orta Asya’daki nüfuzunu tehlikeye sokacak niteliktedir.

Paylaş Tavsiye Et