Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Toplum
Kadının imam olması kimin sorunu?
Nazife Şişman
18 MART 2005, kadın erkek karışık bir cemaate ilk defa bir kadının imamlık yaptığı Cuma namazının kılındığı gün olarak geçti tarihe. Kuzey Amerikalı Müslüman bir grup, medyatik bir olay olması için haftalar öncesinden hazırlıklara başlamıştı. Hedeflerinin, böyle sansasyonel bir olayla, kadınların Allah katındaki eşit konumunun toplum içinde de uygulanmasına katkıda bulunmak olduğunu ifade ediyorlardı. Hareketin önde gelen temsilcilerinden Esra Numani bunun camideki halıda bir yer edinme meselesi olmadığını, bilakis sesini duyurma mücadelesi olduğunu söylüyordu. Yani bu, teolojik bir tartışmadan ziyade kadınların hakları ve özgürleşmesi ile ilgili bir tartışmaydı. Çünkü İslam dünyasının pek çok yerinde olduğu gibi kadınlar, özgürlükler ülkesi olduğu söylenen Amerika’da da ikinci sınıf insan muamelesi görüyor, eziliyor, haksızlığa maruz kalıyordu. Bu “tarihî” olayın işte böyle bir arka planı vardı.
Elbette Müslüman kadınların içinde yaşadığı gerçeklik bir şeydir; bu gerçekliğin değerlendirilmesi ise başka bir şeydir. Vakıa olarak bakıldığında ve dinî bir sınıflandırma yapıldığında, bir Müslüman kadın, Yahudi veya Hıristiyan bir kadından daha mı kötü şartlardadır? Bu sorunun cevaplandırılabilir olduğunu düşünmüyorum. Ama İslamcı fundamentalist akımların kadın ve tesettür üzerinden siyaset yürütmesi başta olmak üzere, Müslüman kadınların pek çok alanda sorunlar yaşadığı da bir vakıa. Amerika’da Müslümanların sosyal hayatında merkezî bir öneme sahip olan mescitlerde kadınların birtakım olumsuz koşullarla karşı karşıya olduklarını ise, bu son sansasyonel olay vesilesiyle öğrenmiş olduk.
Fakat bu vakıaları, bu gerçeklikleri nasıl algıladığımız ve bunları yorumlarken hangi zihinsel süreçleri takip ettiğimiz de önemli. Bu gerçeklikleri, hangi perspektiften görüyor, algılıyor ve yorumluyoruz? Benim yaklaşımımın merkezinde bu soru yer alıyor. Çünkü bakış açısı, sadece algımızı etkilemekle kalmaz; neyi gördüğümüzü ve nasıl gördüğümüzü de belirler. Yani vakıalar, gerçeklikler, her zaman hakikati işaret etmeyebilir.
Özellikle son yirmi yıldır, İslam, kadın ve cinsiyet eşitliği meselesi akademik çevrelerde çok tartışılan konular arasında. Fakat bu alanın, mesele haline gelişini, modernleşme tarihimizde yüz yıl öncesine kadar geriye götürmek mümkün. Modernleşme sürecinde İslam dünyasında bir dizi ciddi radikal dönüşüm yaşandı. Dinî ve geleneksel yapılar kırılmaya uğradı; roller altüst oldu, normlar zedelendi, statüler belirsizleşti. İşte bu hayatî vaka göz önünde bulundurulmazsa, kadın meselesi sahih bir çerçevede ele alınamaz. Tam aksine bu ele alış, çarpıklıkları daha da artırır. Bu nedenle kadın meselesi, genel manada modernleşme ve çağdaş İslam düşüncesi içine yerleştirilerek ele alınmalıdır. Çünkü kadın, bu bütün içinde bir kareden ibarettir sadece.
Bu sebeple İslam ile feminizmin ortak bir terkipte bir araya getirilmesi, modernleşme sürecinde ve dinde reform çerçevesinde değerlendirilebilecek bir konudur. Çünkü modernleşme süreci, aynı zamanda dinin yeniden yorumlanma sürecidir İslam dünyası için. Yanlış yaşanan tarihin sorumluluğu, İslam’ın yanlış yorumlanışına bağlanmıştır. Böyle olunca, yanlış yorumlanan din, kadınlarla ilgili tespit edilen bütün olumsuzlukların da kaynağı olarak görülmüştür. “Gerçek İslam” yeniden hayata hakim kılındığında Müslüman kadınların, batılı hemcinsleriyle eşit, hatta onlardan daha avantajlı bir konumda oldukları anlaşılacaktır reformistlere göre.
Bugün gündemde olan, Kur’an’ı ataerkil yorumdan kurtarıp kadın bakış açısından yorumlama girişimleri de bu çerçevede değerlendirilebilir. Modernleşmenin ilk dönemlerinden itibaren merkezî konumunu kaybetmeyen kadın meselesi, bugün de dinde reform tartışmalarının merkezinde yer almaya devam etmektedir. Kur’an’ın ataerkil bakış açısıyla yorumlanması, kadınların içinde bulunduğu söylenen olumsuz durumun en önemli sebebi olarak görülmektedir. Bu durumda, dinin “kadın-dostu” bir bakış açısıyla yeniden yorumlanmasından başka çare kalmamaktadır. İşte böyle bir yorumdur, Amine Vedud’u İslam tarihinde ilk Cuma namazı kıldıran kadın olma cüretine sevk eden. Fakat burada gözden uzak tutulan husus, dinde modernleşme talepleri ve zorlamalarının, ta başından beri Batı ile hegemonik bir ilişki çerçevesinde vukû bulmasıdır.
Peki bu tespitlerde ve tenkitlerde hiç mi haklılık payı yoktur? Kadınlar gerçekten toplumsal hayatın kıyısına atılmıyorlar mı? Camilerde en arkada ve bakımsız bir yer ayrılmıyor mu onlara? Bu soruları hayır diye cevaplandırmak biraz zor. Ama dikkat edilmesi gereken bir husus var: Kadınla ilgili yapılan tenkit ve tespitlerin hemen hepsinin de ilk nüvelerini oryantalist çalışmalarda bulmak mümkün. İşte bu yüzden, İsmail Kara’nın İslam düşüncesindeki paradigma değişimi ile ilgili yaptığı tespiti, kadınla ilgili düşünce için de tekrarlayabiliriz. Bu tespit ve tenkitlerin “kendilerine mahsus bir gerçeklikleri olmasına rağmen, hakikati yansıtmadıklarını” söyleyebiliriz. Meselenin siyasî cephesini ihmal ederek ya da unutarak bu soruları ve cevaplarını içselleştirir ve giderek savunur, kabullenir olduk. İşte bugün anlamakta ve çözmekte zorlandığımız birçok problemin kaynağı bu.
Kadınların imamlık yapmıyor oluşu, bin dört yüz yıllık bir vakıa. Ama bunun bir “sorun” olarak kodlanması, sadece belli bir zihniyetin ürünü. Sorun haline gelişi/getirilişinin arka planında da geçmişten bugüne uzanan “İslam’ın yeniden yorumlanması” gerektiği şeklindeki görüş var. Bu görüş aslında bir dayatmanın sonucu. Bu dayatma, yüz yıl önce sömürgecilikti, oryantalizmdi; yani Batı ile İslam dünyası arasında var olan hegemonik ilişkiydi. Bugün ise Amerika’nın İslam politikalarıyla irtibatlı düşünülebilecek bir konu. İslam’ı Amerikan kültürüne uygun hale getirmenin bir parçası olarak yorumlamak mümkün bu “sorunlar”ın gündeme getirilişini.
Söz konusu radikal girişimin taraftarları, belki bunun çok bilincinde değiller; ama olayı değerlendiren Amerikalı iki anchorman (PBS- 18 Mart 2005, Bob Abenethy), bu çabayı tam da böyle görüyor: “Bu ülkede pek çok farklı dinden göçmen, geleneksel uygulamalarını Amerikan kültürüne uyarlama mücadelesi vermiştir. Şimdi de Amerikalı Müslümanlar mescitlerde kadınların durumu ile ilgili bir değişiklik yapma çabası içindeler.” Kadının imamlığı, “sadece İslam’ın Amerika’daki uygulanışını değiştirmekle kalmayacak, onun karakterini de değiştirecektir” (PBS- 18 Mart 2005, Bab Faw). Yani uygulamasıyla, karakteriyle farklılık arz eden Amerikan tarzı bir Müslümanlık ortaya çıkacaktır. Karşısında ise bir tarafta el-Kaide gibi terörist, diğer tarafta Arap, daha ziyade Suudî kökenli şekilperest, fundamentalist İslam yorumu yer almaktadır. Böyle olunca, tutucu grupların ölüm tehditleri vs. gibi haberlerle de desteklendiğinde, bu Amerikan tarzı Müslümanlığa karşı olan herkesin terörist/fundamentalist olarak işaretlenmesi kaçınılmaz hale gelecektir.
O halde kadınların hak talebi, dinî metinlerin ataerkil yorumlardan kurtarılması şeklinde ortaya konan çabaları, masum girişimler olarak göremeyiz. Müstehcen bir şovun yapımcılığını üstlenen bir kadına, hem de başı açık olarak, ezan okutulan bu eylem (namaz değil!), dinî bir davranış olmaktan ziyade, “yeniden yorumlama” adı altında dinin yaslandığı zemini tahrip etmeye yönelik siyasal bir davranış olarak görülebilir ancak.

Paylaş Tavsiye Et