Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Toplum
Teşhirci medyadan karabüyü dersleri
Cihat Arınç
Gaflet ile Hakk’ı buldum diyenler
Er yarın Hak divanında bell’olur
­-Yunus Emre
 
KATOLİK dünyasının ruhanî önderi Papa II. Jean Paul’ün vefatı, ABD ve Avrupa basınının yanı sıra Türk basınında da ayrıntılı bir şekilde yer aldı. Bu yoğun enformasyon bombardımanından sonra “yüzde 99’u Müslüman” olan bir ülkenin sokaklarındaki sade vatandaşlar da Vatikan’da işlerin nasıl yürüdüğünü; Papa hazretlerinin vefatını simgelemek için hangi ışığın söndürüldüğüne, naaşının nasıl bir işleme tâbi tutulduğuna, ayinlerin ne gibi bir sıradüzeni ve erkân üzere yapıldığına, çanların ne zaman kaç kere ne maksatla çalındığına, yeni papanın nasıl bir sürecin akabinde seçildiğine, seçim sonucunun haber verilmesi için hangi usulün benimsendiğine, o usulde bacadan salınan dumanın ne renk olduğuna varıncaya kadar ayrıntılarıyla öğrenmiş oldular. Günlerce süren haberler, Papa’nın gömülmesiyle birlikte son bulacak derken, gazetelerde bu kez de spekülasyonlara dayalı sansasyonel yazı dizileri patlak verdi. İlk olarak Vatikan’daki birtakım yer altı oluşumları, gizemci tarikatlar, gizli güç odakları üzerinde yoğunlaşan yazılar gazete ve dergilerde çıkmaya başladı ve buna bağlı olarak, vefat eden Papa II. Jean Paul’ün, “Derin Vatikan”ın masonik örgütü Opus Dei tarafından desteklendiği, daha açık bir deyişle, Polonyalı kardinal, şair ve aktör Karol Wojytla’yı, Papa II. Jean Paul olarak Vatikan’daki tahtına bu örgütün taşıdığı iddiaları gazete sayfalarında yer aldı. Vatikan uzmanı Ali Murat Yel, Tempo dergisindeki mülâkatında, Opus Dei örgütüyle alakalı olarak “Dan Brown’un Da Vinci Şifresi adlı kitabında yer alan bilgilerin yüzde 95’inin gerçek olduğunu düşündüğünü” belirtiyordu.
Bu söyleşiden ve gazetelerdeki ardı arkası kesilmeyen haberlerden, konunun burada kapanmayacağı anlaşılıyordu. Hürriyet’in Papa’nın ölümünden hemen sonra başlattığı “Ölüm Döşeğinde Da Vinci Savaşı” başlıklı diziyi, Sabah’ın “Tapınak Şövalyeleri” ve Akşam’ın “Vatikan’ın Gizli Yüzü” başlıklı yazı dizileri izledi. Aynı günlerde Milliyet’te Derya Sazak’ın, konuyla ilgili Aytunç Altındal’la yaptığı bir röportaj yayımlandı. Güncel göndermeleri en fazla olan yazı dizisi ise, Sabah’tan Yasemin Taşkın’ın hazırladığı “Tapınak Şövalyeleri”ydi; ilk gün sürmanşetten “Dünyayı yöneten gizli örgüt” başlığıyla sunulan dizide, “Katolik Kilisesi’nin en etkili tarikatı Opus Dei’nin uzun vadeli hedefinde Türkiye’nin de var olduğu” iddia ediliyordu. Sabah’ta, paranoyak izler taşıyan bu dizinin hemen ardından, Neşe Mesutoğlu ve Sertaç Akdoğan’ın birlikte hazırladığı “Nostradamus’un Sırlar Dünyası” başlıklı bir dizi daha yayımlandı. Kısacası gazete okurları, “sabah akşam” sır dünyalarıyla uykuya daldılar. Her şeyin “ifşa” edildiği yerde “sır”dan bahis açmak ise, olsa olsa bugünlere özgü bir şey olabilirdi.
 
“Beş Dakkada Beşiktaş”, Doksan Dakkada Okültizm (Gizli İlimler)
Amerika’daki “Ahmaklar için” felsefe, psikoloji, mitoloji, vb. (Philosophy, Psychology, Mythology, etc. “for Dummies”) yayın dizilerini ve onların ülkemizdeki versiyonu olan 90 Dakikada Hegel, Descartes, Kant ve benzeri kitapları hatırlatan yazı dizileri, birkaç satırda binyılların kadim ve köklü birikimini öğrenebilmeyi(!) mümkün kılıyordu. Sümer, Babil, Mısır, Hitit, Pers ve İbranî kültürlerine ait çivi yazısı tabletlerden çeşitli kozmik şifrelere, İsa’nın varlığı tartışmasındaki arkeolojik bulgulardan Opus Dei, Siyon Manastırı ve Tapınak Şövalyeleri gibi gizli örgütlere, Kabalacı/Pisagorcu sayı mistisizminden kutsal kâse, Tiamat adlı canavar ve benzerî sembollerin hermetik tahliline, Nostradamus’un kehanetlerinden simyevî pratiklere ve 2012 son kullanma tarihli kıyamet senaryolarına, Tyanalı Apollonius ve Maria Magdalena gibi efsanevî karakterlerin hayat hikâyelerinden pek yakında canımıza okuyacak(!) olan Marduk (Nibiru) gezegenine ve oradan gelen uzaylı dostlarımıza (Anunnaki) varıncaya kadar bir sürü şey hakkında ürkütücü bir üslûpla bilgilendirildik. Bir başka deyişle, ilim sahibi olmakla malûmatfuruşluğu birbirine karıştıran araştırmacı-yazar takımının esip gürleyen “kutsal” nefesleriyle kendimize getirildik ve yediğimiz bu ortaya karışık “ezoterik salata” sayesinde küçük dünyamızdan başımızı kaldırıp büyük ufuklara doğru yelken açtık!
Bu yazılar, öncelikli olarak “Vaktim yok, sen şunu bana hemen bir özetleyiver” mazeretiyle söze başlayıp, beşinci dakikadan sonra “Tabi yaa, çözdüm ben bu işi!” tarzında bol spekülasyonlu cümleler kurarak “kesin” sonuçlara/yargılara ulaşabilme kabiliyeti kazanan(!) okuyucu kitlesine hitap etmekteydi. Ayrıca ivedilik ve kolaycılık esasına dayalı bu sözde “araştırmacı/uzman yazıları”nı okumaları, manşet ve logonun üzerini kaplayan dev tanıtımları dahi göremeyecek kadar kör okuyucu yığınına “kalemşörler” tarafından ballandırılarak köşelerde de tavsiye ediliyor, yer yer “Merak ettiyseniz yarın gazetemizden bir tane alın ve öğrenmeye başlayın. Sakın ola ‘Olmaz böyle şey’ diye kestirip atmayın, açık fikirli olun. Akıllı olun, hemen reddetmeyin, araştırın, öğrenin, okuyun!” gibisinden lâübali emir cümleleriyle okuyucunun kulağı çekiliyor ve bu emirlere uyması şiddetle salık veriliyordu (Engin Ardıç, Akşam gazetesi, 27.03.2005). Bu kalemşörlere göre “Niçin böyle bir yazı dizisi başlattık?” sorusunun cevabı, “başka gazetelerin aktardığı yanlış bilgileri düzeltmek için” şeklinde verilince mesele de hâlloluyor, iş haklılaştırılıyor ve bu sayede meşruiyet sorunu da giderilmiş oluyordu (Serdar Turgut, Akşam gazetesi, 11.04.2005).
 
Hakikat Hakikat Dedikleri...
İnsanoğlunun hakikat arayışı, onun kişisel tarihiyle aynı yaştadır. Neyi bilebilirim? Nasıl bilebilirim? Hakikat nedir? Hakikat, yalnızca birtakım mantıkî önermelerin fizik dünyaya mutabık olması yahut temelini akılda bulması mıdır? Bilginin kaynakları nelerdir? Akıl mıdır, beş duyu mudur, her ikisi midir, bunlardan başka kaynaklar da var mıdır? Bu sorular, insanlığı her zaman meşgul edegelmiştir. Ancak mutlak manada değilse bile bir dereceye kadar hür irade sahibi bir öznenin bu soru(n)larla doğrudan hesaplaşması ve cevap araması yahut cevapların imkân alanını soruşturması, bir şeydir; soruları belli koşullandırmalar çerçevesinde anlaması ve o koşullandırmalarla çelişmeyecek cevaplara prim vermesi, başka bir şeydir.
Küresel efendiler 1960’lı yıllara gelinceye dek, bilimin bir gün “her şey”i çözüme kavuşturacağı inancını önümüze katı, hazmı zor, son derece “sert” bir yemek olarak sürmüşlerdi; fakat postmodenlikle beraber kelimenin tam anlamıyla bir işkembe “çorba”sıyla karşı karşıyayız: Her şey mübah! (Anything goes!) Hakikatin, kaynağını bundan böyle “işkembe-i kübrâ”da bulduğu bu yeni dönem, damak zevki körelenler için tuhaf lezzetleri (hedone) muştuluyor. Yani eğer yemek isterseniz, küresel efendilerin (bugünün “çorbacı”larının) mönüsünde iki yemek var: Ya dünden kalma, bayatlamaya yüz tutmuş pozitivizm soslu bir “kaba materyalizm”, ya da dumanı üstünde tüten bir “kaba mistisizm”! Tercih sizin… Peki ya her iki yemeği de yemek istemezseniz? O takdirde gerçek bir arayış için, tam manasıyla bir “fütüvvet” göstererek her şeyi göze almanız ve muhtemelen ağır bir “bedel” ödemeniz gerekir.

Paylaş Tavsiye Et