Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
NATO Avrasya’ya açılırken
Sevinç Alkan Özcan
SOĞUK Savaş’ın tüm parametrelerinin ortadan kalkmaya yüz tuttuğu bir ortamda, bu dönemin sembolü olarak nitelendirilebilecek bir örgütün aynı amaç ve ilkelerle varlığını sürdürmesi beklenemezdi. Soğuk Savaş’la birlikte ya tarihe karışacak, ya da dönüşüme uğrayarak yeni kurulmakta olan uluslararası düzenin temel parametrelerinden biri olma iddiasını taşıyacaktı. Kuzey Atlantik İttifakı ikincisini tercih etti; zira Sovyet Bloku’nun çözülmesiyle birlikte kendi varlık sebebi de sorgulanır hale gelmişti. Soğuk Savaş yıllarında, Doğu Bloku’na karşı Avrupa-Atlantik eksenini savunma amacıyla askeri bir örgütlenme olarak ortaya çıkan NATO, sonrasında kendisine, Avrupa güvenliğiyle sınırlı olmayan bir rol biçmeye başladı. Bu da NATO’nun Avrupayla sınırlı olmayan küresel bir vizyonla hareket etmesinin yolunu açtı. Fakat söz konusu vizyona en büyük destek Avrupa içinden değil, Atlantik ötesinden geldi. Amerika ve İngiltere, Avrupa’nın yeniden bölünmesi pahasına da olsa, NATO’nun eski Doğu Bloku ülkelerini içine alacak şekilde doğuya doğru genişlemesini “açık kapı politikası” adı altında bu örgütün yeni misyonunun başına yerleştiriverdi. İlk büyük genişleme dalgası içinde Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti gibi eski Varşova Paktı ülkelerinin yer alması NATO’nun Soğuk Savaş dönemindeki “öteki”sini entegre etmeye ne kadar hevesli olduğunu gösterdi. İlk bakışta böyle bir entegrasyonun herhangi bir doku uyuşmazlığına neden olmayacağı düşünülebilir. Ancak burada, bunun hangi araçlarla ve kimin inisiyatifiyle yapıldığı önem kazanıyor.
Batı ve Doğu Avrupa ülkelerinin NATO çatısı altında bir araya getirilmesinin büyük ölçüde Avrupalı güçlerin değil de, ABD’nin inisiyatifinde gerçekleşmesi, Avrupa’yı birleştirmek gibi bir kaygının taşınmadığı yargısını güçlendirdi. Aksine ilk genişleme dalgası içinde yer alan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinin, iki dünya savaşı arası dönemde en sorunlu bölgeler olması ve bu bölgelerin Almanya’nın revizyonist politikalarının ilk durağında yer alması, Soğuk Savaş sonrasında genelde AB’nin, özelde ise Almanya’nın manevralarını sınırlandırma amacını taşıyordu. NATO ile AB’nin 1990’lı yıllardaki genişleme stratejileri içinde yer alan ülkelerin hemen hemen aynı olması, (her iki genişleme stratejisi içinde yer alan ülkeler: Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti, Estonya, Letonya, Litvanya, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan ve Romanya) Avrupa’daki en büyük askeri örgütle siyasi-ekonomik örgüt arasında yaşanan rekabeti gözler önüne serdi. AB ülkeleri 1990’lı yıllarda üyesi oldukları, fakat ABD kadar etkin olamadıkları askeri örgütün imkanlarını, AGSK girişimiyle AB’ye taşımanın yollarını aradılar. Zira başta Fransa olmak üzere AB’nin merkezinde yer alan ülkeler, Avrupa’nın güvenliğiyle ilgili kararlarda ABD’den daha fazla söz sahibi olmak istiyorlardı.
1999 tarihli Washington Toplantısı’nda NATO’nun yeni misyonu, “Yeni Stratejik Konsept” adı altında teorik bir çerçeveye oturtuldu. Toplantının, NATO’nun Sırplara karşı Kosova’da başlattığı hava operasyonlarının hemen sonrasına denk gelmesi bir tesadüf değildi. Kosova’yı Sırp saldırılarına karşı korumak için düzenlenen operasyon, NATO’nun tarihi içinde bir çok bakımdan bir ilki teşkil eder. Kolektif savunma amaçlı olarak kurulan NATO, ilk defa bir ülkeye karşı operasyonel güç olarak kullanıldı. ABD önderliğinde gerçekleştirilen Kosova Operasyonu, bir uluslararası girişim olmasına rağmen, BM’nin ve BM Güvenlik Konseyi’nin onayı alınmadan yapıldı. Böylece NATO, Kosova Operasyonu ile fiili olarak yeni stratejik misyonunu ilan etme imkanı buldu. Dolayısıyla operasyonun insani kaygılarla yapıldığını söylemek güçtür. Eğer sadece insani kaygılarla yapılmış olsaydı hava operasyonlarının kara harekatıyla desteklenmesi gerekirdi. NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı General Clark’ın da o dönemde beyan ettiği gibi, “kapsamı ve yoğunluğu ne ölçüde büyük olursa olsun hiçbir hava operasyonu yerde yürütülen paramiliter bir etnik kıyım hareketini durduramazdı”. Nitekim, operasyon sırasında Sırpların Arnavutlara karşı gerçekleştirdiği etnik temizlik harekatı operasyon öncesine göre yoğunluk kazandı.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin hemen ardından NATO’nun derin ve kalıcı bir kriz içine girdiği ve misyonunu tamamladığı yönündeki iddialara örgüt, Kosova Operasyonu ve genişleme stratejileriyle cevap verdi. Dolaylı bir okuma yapacak olursak, ABD’nin Soğuk Savaş sonrası politikalarının merkezinde yer alan Avrasya stratejisinin en önemli ayağını NATO’nun genişlemesi oluşturuyordu. Estonya, Litvanya, Letonya, Slovakya, Slovenya, Bulgaristan ve Romanya’nın 2004 yılının Mayısında ittifaka üye olmaları kesinleşirken; Makedonya, Hırvatistan ve Arnavutluk da aday durumundalar. Bu ülkelere ek olarak, Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin Güney Kafkasya’daki iki önemli müttefiki Azerbaycan ve Gürcistan da üye olma niyetlerini beyan ediyor. NATO şimdilik aday ülkelerle birlikte bu iki Kafkasya ülkesiyle ilişkilerini ara mekanizmalarla (Kuzey Atlantik İşbirliği Konseyi, Barış için Ortaklık (BİO) Anlaşması ve Avrupa-Atlantik Ortak Konseyi) devam ettirerek; bir bakıma bu ülkeleri, ortak siyasi danışma mekanizmaları oluşturmak ve ortak askeri tatbikatlar yapmak suretiyle, NATO üyeliği için hazırlıyor.
Şu anda Bosna, Kosova ve Makedonya’da bulunan BM ve NATO askeri üslerinin gelecekte ne olacağı hakkındaki belirsizlik hem yerel halkları, hem de müdahale gücünde yer alan ülkelerin kamuoyunu rahatsız ediyor. Bosna ve Kosova örneklerinde de görüldüğü gibi, yeni misyonu, NATO’yu Balkanlar’da bir tarafın yanında yer almaya itti. Unutulmamalı ki, Yugoslavya’nın parçalanma süreci, önce Almanya’nın, sonra da diğer Avrupa ülkelerinin Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlığını tanımalarıyla başlamıştı. Dolayısıyla Avrupa, soruna taraf olarak müdahalede bulunmuştu. Macaristan’ın NATO’ya üyeliği de Avrupa’yı benzeri bir durumla karşı karşıya bırakacaktır; zira Sırbistan’ın özerk bölgesi olan Voyvodina’da yaşayan Macar azınlık sorunu, bu noktadan sonra bir Sırbistan-Macaristan sorunu olmaktan çıkıp, Sırbistan-NATO sorunu haline gelmiş bulunuyor. Bu açıdan bakıldığında, NATO’nun genişleme stratejisinin gerçekten Avrupa’nın bütünleşmesine mi, yoksa bölünmesine mi yarayacağı sorusu daha anlamlıdır.
Ağustos ayında Afganistan’ın başkenti Kabil’de görev yapan Uluslararası Güvenlik ve Destek Gücü (ISAF)’nün komutasını devralan NATO, tarihinde ilk kez Avrupa dışında bir bölgede misyon üstlenmiş oldu. Bu da, NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin öncülüğünde şekillendirilen yeni uluslararası düzenin gardiyanı haline geleceği iddialarını güçlendiriyor. ABD her ne kadar Avrasya’ya tek taraflı müdahale etmeme geleneğini Irak’a askeri müdahalede bulunarak bozmuşsa da, bundan sonraki müdahalelerinde uluslararası meşruiyet arama yoluna geri dönerek; hukuki meşruiyeti BM, askeri boyutu da NATO yoluyla gerçekleştireceğe benziyor.
NATO’nun genişleme stratejisi içinde yer alan ülkelerin Türkiye’ye yakınlığı onun örgüte üyeliğini daha da önemli kılıyor. Soğuk Savaş sonrasında Türkiye’nin özellikle Balkanlarda BM ve NATO çerçevesinde üstlendiği misyonlar, onu NATO içinde daha etkin hale getirdi.Bu durum Türkiye’yi, sürekli risk üstlenen ve gerektiğinde Orta Doğu’da kullanılmak üzere tutulan bir güney kanat ülkesi olma konumundan bir nebze olsun uzaklaştırdı. Türkiye sadece Orta Doğu’daki operasyonlarda yer almaktan kaçınmalı, NATO çerçevesinde, Balkanlarda ve Doğu Avrupa’da daha etkin olmaya çalışmalıdır. Bulgaristan ve Romanya’nın NATO üyeliğini destekleyen; ayrıca Gürcistan ve Azerbaycan’a NATO’nun askeri yeteneklerine ulaşmaları konusunda yardım eden Türkiye, bu durumun avantajlarından yararlanmaya çalışmalıdır.

Paylaş Tavsiye Et