Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2007) > Toplum > İtikadî mensubiyet, medenî aidiyet
Toplum
İtikadî mensubiyet, medenî aidiyet
İhsan Fazlıoğlu
 
Bİ­Lİ­NEN ilk şe­hir Uruk’tan (M.Ö. 3500 civ.) bu ya­na in­san­lık bir adım iler­le­di mi? Bu so­ru­nun ya­nı­tı “in­san ne­dir?” ya da “in­san­lık ne­dir?” gi­bi de­rin-ya­pı­yı il­gi­len­di­ren so­ru­la­rın so­rul­ma­sı­nı zo­run­lu kı­lı­yor. Pek çok ki­şi­nin sor­ma­dı­ğı, sor­mak is­te­me­di­ği, hat­ta so­rul­du­ğun­da uzak­laş­tı­ğı, ka­de­ri­mi­zi be­lir­le­yen so­ru­lar… Ya­nıt hak­kı­mı­zı mah­fuz tut­mak kay­dıy­la şim­di­lik bu so­ru­la­rı ele al­ma­ya­ca­ğız. İn­sa­nın şey­le te­ma­sı hiç şüp­he­siz Dün­ya’ya iliş­kin yo­ru­mu­nu da et­ki­li­yor. Her te­mas baş­ka bir yo­rum­dur; her yo­rum da baş­ka bir ha­yat. Eş­ya­nın bi­çi­mi­nin de­ğiş­me­si, o bi­çi­me yük­le­ni­len rem­zî de­ğe­rin baş­ka­laş­ma­sı, kı­sa­ca içe­ri­ğe ve de­rin­li­ğe iliş­kin fark­lı­laş­ma­lar in­sa­nın ‘ne­lik’ine iliş­kin bir ço­ğal­ma­yı her za­man ge­ti­ri­yor mu? Eki­li bir top­rak par­ça­sı­nı ya­ba­nî can­lı­lar­dan ko­ru­mak için çe­ki­len çit ile be­lir­li bir top­lu­lu­ğu baş­ka top­lu­luk­lar­dan ko­ru­mak için in­şa edi­len sur ara­sın­da ya­pı far­kı dı­şın­da bir an­lam far­kı var mı­dır? İn­sa­nı eş­yay­la te­ma­sın­da te­tik­le­yen, be­lir­le­yen ve yön­len­di­ren de­rin-ya­pı ne­dir? So­ru­lar bir ke­re yo­la ko­yul­du­lar mı ya on­lar­la be­ra­ber gi­der ka­de­ri­ni­zi arar­sı­nız ya da de­rin-uy­ku­ya da­lar kur­tu­lur­su­nuz. De­rin-uy­ku ya­ni ya­şam de­ni­len gü­rül­tü. Gü­rül­tü­den kur­tu­lup sü­kû­net bi­rik­tir­mek ve as­lın­da bir adım iler­le­me­di­ği­mi­zi, yal­nız­ca şey­le te­mas tarz­la­rı­mı­zın de­ğiş­ti­ği­ni gös­ter­mek için, bu ya­zı­da, bir so­ru­nu, “şim­di­den ha­re­ket­le geç­mi­şi eleş­tir­mek” so­ru­nu­nu ör­nek­len­di­re­rek ele alıp in­ce­le­ye­ce­ğiz.
İn­san­lar ço­ğun es­ki­yi eleş­ti­rir; an­cak şim­di­de ne ol­du­ğu dai­ma gör­mez­den ge­li­nir. Ki­şi, içe­ri­sin­de ya­şa­dı­ğı bağ­la­mı ni­hai ha­ki­kat, en doğ­ru zan­ne­der. Bu zan ile geç­mi­şi yar­gı­lar, ge­le­ce­ği umar. Her­kes de şim­di­si­nin ta­ri­hi­ni ya­zar. Ba­na bir kül­tü­rün ta­rih ta­sav­vu­ru­nu söy­le­yin, si­ze şim­di­si­ni söy­le­ye­yim. Çün­kü her kül­tür ken­di şim­di­si­ni hak­lı çı­kar­mak için uy­gun bir geç­miş ya­ra­tır. Bu ne­den­le ta­rih her za­man şim­di­nin il­gi­le­ri­ne hiz­met eder. Şim­di­yi geç­miş kıl­mak en ni­ha­ye­tin­de şim­di­de bu şe­kil­de ya­şa­mı­nın vic­da­nî meş­ru­iye­ti­ni te­min için­dir. Bu du­ru­mu ya­ra­ta­nın di­nî, si­ya­sî, fel­se­fî, ik­ti­sa­dî inanç­lar ve ka­bul­ler ol­du­ğu­nu söy­le­me­nin yal­nız­ca kö­ke­ni tes­pit açı­sın­dan bir öne­mi var. Bir şe­yin kö­ke­ni ile na­sıl mey­da­na gel­di­ği­ni be­lir­le­mek, o şe­yin ‘ne­lik’ini ver­mez. Ör­nek ola­rak in­sa­nın olu­şu­mu­nu tas­vir ve tav­zih in­sa­nın ne ol­du­ğu­nu ya­ka­la­ma­mı­za yal­nız­ca yar­dım­cı bi­rer un­sur­dur; yok­sa in­sa­nın ma­hi­ye­ti­ne iliş­kin bir ce­vap de­ğil.
Şim­di­ye de­ğin di­le ge­ti­ri­len­le­ri bir ör­nek­le açık­la­ma­ya ça­lı­şa­lım: XVII­I. yüz­yıl­da Ba­tı Av­ru­pa’da te­lif edi­len eser­le­re şöy­le bir göz gez­di­ril­di­ğin­de ge­nel­de Or­ta­çağ’ın, özel­de Ka­to­lik Ki­li­se­si’nin öz­gür dü­şün­ce­ye ne­ler yap­tı­ğı­nı ay­rın­tı­la­rıy­la tas­vir eden sah­ne­ler­le çok­ça kar­şı­la­şı­lır. İlk el­de bu eser­ler­le mu­ha­tap olan, o za­man di­li­min­de ya­şa­yan bir ki­şi, şim­di­si­ni olum­la­ya­cak, ken­di­si­ne tas­vir edi­len geç­mi­şi ise ye­re­cek­tir. An­cak, XVII­I. yüz­yıl­da he­men bir yüz­yıl ön­ce ya­şa­mış Spi­no­za’nın dü­şün­ce­le­ri­ni be­nim­se­yen, hat­ta ya­kın­lık du­yan Üni­ver­si­te ho­ca­la­rı­nın bi­le iş­le­rin­den ko­vul­duk­la­rı­nı, top­lum­sal sta­tü­le­ri­ni kay­bet­tik­le­ri­ni dü­şün­ce öz­gür­lü­ğü adı­na dik­ka­te al­ma­ya­cak­tır. Ne de ol­sa XVII­I. yüz­yıl­da içe­ri­sin­de ya­şa­nı­lan ha­ki­ka­tin ta ken­di­si­dir ve bu ha­ki­ka­tin dı­şın­dan ka­la­na re­va gö­rü­len mu­ame­le doğ­ru­dur. Bu sü­reç ay­nı şe­kil­de de­vam ede­cek­tir: XIX yüz­yıl­da ya­şa­yan bir ki­şi de bir ön­ce­ki yüz­yıl­da Spi­no­za se­ver­le­re na­sıl kö­tü dav­ra­nıl­dı­ğın­dan dem vu­ra­cak; an­cak ken­di ça­ğın­da ne­ler ol­du­ğu­nu göz önün­de bu­lun­dur­ma­ya­cak­tır. Bu du­rum şu­na ben­zer: Her si­ya­set bir ön­ce­ki dö­ne­min yol­suz­luk­la­rı­nı ir­de­ler; ken­di dö­ne­mi­nin­ki­le­ri de bir son­ra­ki na­sıl ol­sa in­ce­le­ye­cek­tir. Önem­li olan yol­suz­lu­kun biz­zat ken­di­si de­ğil, ki­min yap­tı­ğı­dır çün­kü… Gü­ney ve Ku­zey Ba­bil’de­ki şe­hir­le­rin bir­bir­le­riy­le kav­ga­la­rı­nı ha­tır­la­tı­yor bu: Her şeh­rin tan­rı­sı var­dır ve bir şeh­rin tan­rı­sı di­ğer şeh­re kö­tü­lük yap­tı­ğın­da doğ­ru ya­par; ama ken­di şeh­ri­ne iyi­lik yap­mak zo­run­da­dır. Gü­nü­müz­de de öy­le: Her kül­tür ken­di kül­tü­nü en ha­ki­kat sa­yı­yor; “be­nim şeh­ri­min kül­tü se­nin şeh­ri­nin­ki­ni dö­ver” man­tı­ğıy­la ha­re­ket edi­li­yor; ya da da­ha baş­ka bir de­yiş­le “be­nim ide­olo­jim se­nin­ki­ni dö­ver”. Gö­rül­dü­ğü üze­re Uruk’tan gü­nü­mü­ze iler­le­me kült­ten ide­olo­ji­ye doğ­ru bir bü­yük ev­rim! Bı­ra­kı­nız fark­lı kül­tür­le­ri ay­nı kül­tür­ler içe­ri­sin­de­ki fark­lı yö­ne­lim­ler bi­le ben­zer ha­let-i ru­hi­ye ile ha­re­ket edi­yor: Her­kes ken­di fik­ri­nin öz­gür­lü­ğü­nü is­ti­yor; fi­kir öz­gür­lü­ğü de­ğil.
Ken­di du­ru­mu­muz­dan da bir ör­nek ve­re­lim: XVI­I. yüz­yıl­da şehr-i İs­tan­bul’da bil­mem han­gi der­vi­şin/şey­hin et­ra­fın­da top­la­nan ka­la­ba­lık­ta ge­ri kal­ma­mı­zın de­rin ne­den­le­ri­ni bul­du­ğu­nu id­di­a eden ay­dın, ken­di şim­di­sin­de hem ah­lak hem bil­gi hem de ki­şi­lik ba­kı­mın­dan top­lu­mun en di­bin­de bu­lu­nan bir -söz­de- sa­nat­çı­nın et­ra­fın­da top­la­dı­ğı ken­di­le­ri­ni ji­let­le­yen ka­la­ba­lık hak­kın­da hiç­bir fik­re sa­hip de­ğil. Kim bi­lir; beş yüz yıl son­ra -bu top­rak­lar­da­ki kül­tür de­vam eder­se- ya­şa­yan bir ay­dın da, ken­di ça­ğı­nı mut­lak ha­ki­kat sa­yıp, yok ol­ma­mı­zın de­rin ne­den­le­ri­ni beş yüz­yıl ön­ce­ki ji­let­çi ka­la­ba­lık­ta bu­la­cak­tır. Ya da geç­mi­şi kö­tü­le­me adı­na, bah­se­di­len geç­mi­şin ha­ki­ka­ti­ni dik­ka­te al­mak­sı­zın Türk­çe­nin na­sıl ih­mal edil­di­ğin­den dem vu­ran ay­dın, ken­di şim­di­sin­de “Türk­çe şar­kı söy­le­me ıs­ra­rı­nı ge­ri ka­fa­lı­lık” di­ye yar­gı­la­ma­yı bü­yük bir an­la­yış­la kar­şı­la­ya­cak­tır!
Ken­di dün­ya­mız­da da­ha da il­ginç olay­lar olu­yor: Bir fel­se­fe­ci çı­kıp es­ki­yi eleş­ti­ri adı­na Do­ğu­lu­la­rın ta­ri­hî bi­lin­ci­nin za­yıf­lı­ğın­dan bah­se­de­bi­li­yor. Ama ken­di­si bı­ra­kın 1928 ön­ce­si­ni 1980 ön­ce­sin­de ka­le­me alın­mış fel­se­fe me­tin­le­ri­ni oku­mak­tan bi­le aciz. Ya da bir TV ka­na­lın­da, Türk­le­rin ken­di kül­tü­rel de­ğer­le­ri­ni ih­mal et­ti­ği­ne da­ir ah­kâm ke­si­li­yor. Ama bu ka­nal­da Türk kül­tü­rü­ne da­ir he­men he­men hiç­bir prog­ram yok; adı bi­le ya­ban­cı. San­ki ken­di­le­ri baş­ka bir dün­ya­ya ait de öte­ki­ni eleş­ti­ri­yor­lar­mış gi­bi dav­ra­nı­yor­lar. As­lın­da yap­tık­la­rı efen­di­le­ri­nin ken­di­le­ri­ne biç­ti­ği el­bi­se­yi giy­mek için vic­da­nî re­ha­bi­li­tas­yon… Tür­ki­ye’de dü­şün­ce ge­le­ne­ği ol­ma­dı­ğın­dan dem vu­ran­la­rın çı­kar­dı­ğı fel­se­fe der­gi­si­nin yal­nız­ca ad­re­si Tür­ki­ye; bir de bi­lin­me­yen­le­ri bi­li­nen­le­rin­den faz­la Türk­çem­si bir dil. Kı­sa­ca her­kes ken­di­si­ni oda­sı­na ka­pat­mış Gü­neş’i pen­ce­re­sin­den gi­ren ışık hüz­me­si zan­ne­di­yor. Bu zan, zan ola­rak kal­dı­ğın­da teh­li­ke­li de­ğil; ama ha­ki­ka­te in­kı­lâp et­ti­ğin­de yı­kı­cı ve kı­yı­cı hâ­le ge­le­bi­li­yor. Ka­nı­mız­ca geç­mi­şin kor­ku­la­rı ile şim­di­nin kor­ku­la­rı bir­bi­rin­den ma­hi­yet­çe fark­lı de­ğil; yal­nız­ca kor­ku­la­cak şey-ler de­ğiş­miş, baş­ka­laş­mış; ama in­san­lar baş­ka in­san­la­rı ken­di ha­ki­kat­le­ri adı­na kor­kut­ma­ya de­vam edi­yor.
Böy­le bir du­rum kar­şı­sın­da ne­ler ya­pı­la­bi­lir? Ka­dim fel­se­fî mi­ra­sı­mı­zın di­le ge­tir­di­ği üze­re, sı­fa­tı ol­mak­sı­zın mev­su­fu in­ce­le­mek müm­kün mü? Ne ya­pı­lır­sa ya­pıl­sın dik­kat edil­me­si ge­re­ken en önem­li il­ke şu ol­ma­lı ka­nı­mız­ca: Şim­di­de tar­tı­şıl­maz il­ke­ler man­zu­me­si içe­ri­sin­de var-olan bir sis­te­me, al­ter­na­tif bir sis­tem ta­sav­vur et­mek, var-olan sis­te­me ka­tı­lı­mı ar­tır­mak­tan baş­ka bir işe ya­ra­maz. Ke­li­me-i şe­ha­de­ti sor­gu­lan­ma­dan bir iti­kat­la yüz­leş­mek, yal­nız­ca o iti­ka­dın sı­ra dı­şı bir ko­lu ol­ma­ya ya­rar. Biz Türk­le­re ge­lin­ce baş­ka bir il­ke da­ha var: Bu top­rak­lar­da yal­nız­ca iti­ka­dî men­su­bi­ye­ti olan, ama me­de­nî/ta­ri­hî ai­di­ye­ti bu­lun­ma­yan in­san­lar­la Tür­ki­ye üze­rin­de ko­nuş­ma­mak… Yal­nız­ca gü­lüm­se­mek…

Paylaş Tavsiye Et