Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2010) > Dünya Ekonomi > Küresel kriz ulus-devletleri güçlendiriyor
Dünya Ekonomi
Küresel kriz ulus-devletleri güçlendiriyor
Nihat Gümüş
DÜNYA ekonomisi 2010 yılına umutla girmişti. Ancak henüz yılın başında piyasalar, kriz sürecinde finansal kurumlarını kurtarmak ve zehirli varlıklardan arındırmak amacıyla sisteme kaynak aktaran hükümetlerin bu süreçte üstlendikleri borçları ne kadar sürdürebilecekleri sorunuyla sarsıldı. Aralık ayında Dubai’de başlayan süreç, Avro Bölgesi’nin temel ekonomik göstergeleri hiç de iç açıcı olmayan üyesi Yunanistan ile devam etti. Son olarak İspanya, İrlanda ve Portekiz’in de bu süreçten nasiplerini alacağına ilişkin beklentiler, AB bölgesinde yer alan ülkelerde hazine bonolarına olan talebin ciddi miktarlarda düşmesine ve bu bonolarda pozisyon alan yatırımcıların risklerini sigortalamak amacıyla kullandıkları kredi svaplarına (CDS) olan talebin artmasına sebep oldu. Dünyanın en önemli ekonomik merkezlerinden biri olan Avro Bölgesi’nde meydana gelen bu gelişmeler, devlet borçlarının ödenememesi durumuna bağlı bu yeni dalganın diğer bölgelere de bulaşıp bulaşmayacağı sorularını gündeme getirdi. Peki sorun, bono ve bunlara bağlı türev piyasalarda rol alan spekülatörlerin işgüzarlığından mı ibaret yoksa bu durumun altında yatan yapısal sorunlar mı var?
Spekülatörlerin, özellikle de hedge fonlarının piyasalardaki günlük dalgalanmalar üzerindeki etkisi göz ardı edilemese de son üç ayda meydana gelen olaylar, krizin ikinci dalgası olarak nitelendirilebilecek bu hadiselerin temelinde hem ülkeler arası farklılıkların hem de avro bölgesi içerisindeki entegrasyon sorunlarından kaynaklanan etmenlerin yer aldığını gösteriyor. İlk olarak belirtilmesi gereken husus, krizle birlikte küreselleşme sürecinin de sekteye uğramış olduğudur. Kriz tüm dünyada ulus-devletlerin, kendi ülke sınırları içerisindeki finansal yönetişimi yeniden ulusal bir bakış açısıyla değerlendirmeleriyle sonuçlandı. Uluslararası ticaret hacmi daraldı ve gerek gelişmiş gerekse de gelişmekte olan ülkeler krizle gelen ekonomik daralma ve durgunluk sürecini esas itibarıyla iç talebi canlandırarak aşma eğilimi gösterdi. Bu amaçla faizler düşürüldü ve genişletici para ve maliye politikalarının önü açıldı. Her ne kadar özellikle G-20 benzeri platformlarda uluslararası koordinasyon vurgusu yapılsa da ülkeler kendi sorunlarını yerel düzeyde çözmeye girişti.
2010 başından itibaren güvenli çıkış uygulaması başladı. Buna göre hükümetler, para ve maliye politikaları çerçevesinde artan borçlarının sürdürülebilir düzeyde tutulması için tedricen piyasalardan çekilme sürecine yöneldi. Çin ve Hindistan, artan enflasyon beklentileri sebebiyle, Ocak ayında faizleri yükseltip zorunlu rezerv oranlarını artırarak krizle başlayan esnek politikaları yavaşlattı. Ancak başta ABD ve İngiltere olmak üzere gelişmiş ülkeler için bu sürecin bir zaman daha süreceği kesin. Zira bu ülkelerde kriz sonrası ekonomi henüz toparlanma sürecine girebilmiş değil. Yine de Amerikan Merkez Bankası (FED) geçtiğimiz ay içerisinde faizleri çok az da olsa yükselterek bu sürecin ilk sinyallerini verdi. Fakat gelişmiş ülkelerin, küresel finans piyasalarına borçlanıp iç taleplerini canlandıracak şekilde piyasalarına müdahale imkânları hâlâ sürüyor. Bunu da dolar, avro ve sterlin gibi gelişmiş ülke para birimlerinin dünya genelinde rezerv para olarak kabul edilmesi mümkün kılıyor. Küresel kurgunun temel aktörlerinin sahip olduğu politik gücün ve dünya genelinde hâkim olan bu ülkelerin batmasının dünya düzeninin tamamen değişmesi anlamına geleceğine ilişkin algı, bu ülkelerin borç senetlerini, batma riskinden neredeyse tamamen azade kılıyor.
Diğer yandan başta Yunanistan olmak üzere AB bölgesinin göreceli olarak zayıf ekonomileri ve Dubai, krizin etkilerini hafifletmek amacıyla dünya piyasalarından genel olarak kendi kontrollerinde olmayan para birimleri ile aldıkları borçları ödeyememe riski ile karşı karşıya. Yunanistan’da meydana gelen olaylar ve bunun İspanya, İrlanda ve Portekiz’e de sıçrayabileceği düşüncesinin altında yatan bir diğer etmen ise AB’nin kendi içerisindeki ekonomik entegrasyonu henüz sağlayamaması. AB genel olarak iki kategoriden oluşuyor: Merkez ülkeler (terazinin iki kefesindeki Almaya ve Fransa ile teraziyi tutan İngiltere) ve merkez ülkeler arasındaki dengelerin bozulmaması için AB’ye dâhil edilmiş çevre ülkeler. 2000-2007 döneminde çevre ülkeler avro sistemi için bir tehlike arz etmedi ve AB ortalamasının üstünde büyüme kaydetti. Krizle birlikte bu ülkeler tüm dünyadaki süreçleri kendi ülke sistemlerine de uyguladı ve başta finansal kurumlar olmak üzere ekonomiye avro cinsinden yapılan borçlanma ile müdahale etti. Gelinen noktada Yunanistan’ın kamu borç stokunun GSYİH’ye oranı %108’i bulmuş durumda. Bu oran İrlanda’da %64, Portekiz’de %75, İspanya da ise %60 civarında. Bu ülkeler avro sisteminde oldukları ve AB’de merkez ülke statüsünde yer alan devletlere nispetle daha az politik ve ekonomik güce sahip oldukları için borçlarıyla ilgili geri ödeme sorunuyla boğuşuyorlar.
Yaşanan sorunların önce AB içerisinde yer alan diğer ülkelere, daha sonra da Atlantik ötesine bulaşıp bulaşmayacağı sorusunun cevabı da yukarıda özetlenen konularla ilgili. Bir ülke, tanımı gereği dünya sistemini var eden (başka deyişle kumarı oynatan ve oyunun kurallarını koyan) ülke ise, o ülkenin kendi para birimi cinsinden sınırsız olarak borçlanabilmesi teorik olarak mümkün. Dolayısıyla yaşanan çalkantıların, borç stoku oranı halen %40 civarlarında olan ABD ile Almanya’ya yansıması ihtimali düşük. Öte yandan gelişmiş ülkeler arasında bu çalkantıdan etkilenmesi muhtemel iki ülke ise borç stoku %80’lere varan Fransa ile %70 düzeyinde seyreden İngiltere. Ancak yine yukarıda zikredilen sebepler nedeniyle borç geri ödeme krizinin bu ülkelere yansıması da pek olası değil. Japonya’da ise %200’lere varan borç stoğunun büyük kısmını iç borç oluşturuyor ve bu ülke hâlihazırda uluslararası piyasada net borç veriyor.
Sonuç itibarıyla gelişmekte olan kimi ülkelerde yaşanan son çalkantıların gelişmiş ülkeleri etkileyebileceğine yönelik yorumlar gerçekçi olmaktan uzak. Zaten dünya sistemi açısından sorun teşkil eden alan da bu değil. Gelinen noktada dünya sistemi ulus-devlet düzenine geri döndü ve ancak yeterince gücü olan bir ulus-devletin kendi sorunlarını aşabileceğine dair bir görünüm ortaya çıktı. Oysa küreselleşmenin sağladığı fırsatlardan faydalanabilmek için küresel entegrasyonun artırılabilmesinin yolu, sadece güce değil “meşru güce” dayalı bir sistem algısının dünya kamuoyuna hâkim olmasından geçiyor. Bunun içinse her fırsatta gelişmekte olan ülkelere, reform yapmaları, tasarruflarını artırmaları, harcamalarını azaltmaları yönünde baskı yapan gelişmiş ülkelerin öncelikle kendi reformlarını yapmaları, kendi sosyal güvenlik sorunlarını çözmeleri, kendi hoyratça tüketim eğilimlerini dizginlemeleri gerekiyor.

Paylaş Tavsiye Et