Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2010) > Toplum > Yeşil ışığı sönmeyen imparatorluk: Televizyon
Toplum
Yeşil ışığı sönmeyen imparatorluk: Televizyon
Nazife Şişman
DİYANET İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu “Yarım saat televizyon seyretmeye ara verin ve Kur’ân okuyun” diye tavsiyede bulununca, laiklik karşıtlığından matbaanın yasaklanmasını isteyen yobaz görüşle benzerliğine kadar pek çok eleştiri aldı. “Ona düşmez” diyenler de oldu. Hâlbuki bir din adamının televizyonla, yani insanların gündelik hayat düzenlemeleriyle ilgili terbiyevî tavsiyelerde bulunmasından daha doğal ne olabilirdi? Bardakoğlu haklı bir noktadan yola çıkmıştı: Televizyon dizileri müptelâlık düzeyinde ekrana yapıştırdığı insanların sosyal ilişkilerini etkilemekle kalmıyor, muhteva olarak da gayriahlâkîliği sıradanlaştırmaya hizmet ediyor. Çok haklı eleştiriler bunlar. Ancak birbirini ikame etmek üzere yan yana getirilmemesi gereken iki şeyi, Kur’ân ve televizyonu, bir arada zikrettiği için eleştirisi yerini bulmadı.
Diyanet İşleri Başkanı’nın yapılmasını istediği şey, sadece bir zaman ayarlamasıydı. Televizyonun tahakkümü ve işgali altından bir yarım saati kurtarmaktı. Peki bu mümkün mü? Ya da neden imkân dışı gibi görünüyor? Çünkü duvardan duvara bir halı nasıl bütün zemini kaplarsa, televizyon da öyle kaplamış durumda dünyamızı. Halı olmaksızın odanın nasıl görünebileceğine dair, öncesinde zeminin nasıl olduğuna dair bir soru yok zihnimizde, diyor Zygmunt Bauman (As Seen on TV). O yüzden halının üzerinde bir delik açmak kadar “deli”ce bir öneri olarak görüldü Bardakoğlu’nun önerisi. Çünkü mesele bir delik açmaktan ziyade “bir dünya”dan vazgeçmeyi gerektiriyor.
Yarım saatlik ara verme eleştirisi yerini bulmadı; zemini tamamen değiştirme gücünü de kendimizde bulamıyoruz. O halde bırakalım dağınık mı kalsın? Gündüz daha ziyade kadınların bireysel acılarını reytinge dönüştüren, akşamları kişilerin yeteneklerini sergileyip “yırtma” çabası üzerinden izleyiciyi ekrana kilitleyen programlar, star ve yetenek yarışmaları ve en nihayet Arap dünyasında “Anneni Türk televizyonlarında görmüşler” şeklinde bir hakaret/espriye kaynaklık eden diziler... Televizyon adeta dünyamızı istila etmiş durumda. Peki bu kadar yoğun bombardımanın, hayatı yaşayışımız, duyuş ve düşünüşümüz üzerindeki etkileri neler?
Kameranın icadından beri dünyayı onun gözünden ve kaydedilebilen imajlar eşliğinde görüyoruz. Televizyon ise bu “gösterilebilen” dünyayı, o derece hâkim kılıyor ki onun dışında bir “gerçeklik” alanı bırakmıyor. Dünya kendisini kaydedilebilen imajların sürekliliği olarak sunuyor gözümüze. Ve bir imaj olarak kaydedilmeye uygun olmayan şey, zaten o dünyaya ait olamıyor. Bunu en açık şekilde tatilcilerin kendilerini kameralarla teçhiz etmesinde görebiliriz. Eve döndükten sonra kaydettikleri görüntüleri televizyon ekranından izlediklerinde, ancak o zaman gerçekten tatil yapmış olduklarından emin olabiliyorlar. Gösterilemeyenin varlığı onaylanmış olmuyor.
18. yüzyıl materyalist filozofu G. Berkeley’in “Görünmek algılanmaktır/to be seen is to be perceived” şeklinde sloganlaşan gerçeklik ilkesi, enformasyon çağı insanında “kamerada görünmek”e evrilmiştir desek abartmış olmayız.
Televizyonun hayatımızı işgal etmesinden itibaren bir iyimser bir de kötümser bakış söz konusu oldu. Kötümser bakışa göre totaliter rejime gidişin bir göstergesiydi televizyon. Entelektüel zaafı besleyen, beyin yıkayan, sığ, pasif ve itaatkâr bireyler oluşturmayı sağlayan bir araç. Yani büyük birader iş başındaydı. Diğer taraftan iyimser görüş ise insanların Aydınlanma’dan itibaren yaşadığı en büyük özgürleşme aracı olarak görüyordu televizyonu. İnsanlar bu cam pencereden insanlığın ortaya koyduğu bilgi ve hikmetin eserlerini seyretme fırsatı buluyor ve bilgi bir güç haline geliyordu. İyimserler, televizyonu bireysel inşa ve bireyin kendini ifade etmesi için, yani bireysel özgürlük için de çok güçlü bir araç olarak görüyorlardı. Konuyla ilgili bu tartışmalardan Türk okuyucusunu haberdar eden Yusuf Kaplan, kötümserlerin eleştirilerini kabul etmesine rağmen yeni bir televizyon ve sinema dilinin ve felsefesinin oluşturulabileceğine dair inanç ve iddiasını hâlâ koruyor.
Marshall McLuhan “Araç mesajın kendisidir” diyerek televizyonun bizatihi bütün olup bitenden sorumlu tutulabileceği bir anlayışa kapı araladı. Televizyonda görünen dünyadan hoşlanmamamız ve bundan aracı sorumlu tutmamız için sebepler var. Ama her şeyi araca bağlamamız mümkün mü? Eğer reytingler ölçü olarak alınırsa, insan ister istemez şu soruyu soruyor: “Televizyonda görünen hayat” ile “gerçek hayat” arasındaki ilişki acaba ne düzeyde? “Sergilenenler hayatın gerçeği” demek ne kadar ifrata kaçan bir yorumsa, hayatın gerçeğinde hiçbir problemin olmadığı ve tek ifsat edicinin televizyon olduğu düşüncesi de o kadar tefrittir.
Gençleri ifsat eden, aile hayatını bozan, sabah namazına kalkmamızı engelleyen, bütün kötülükleri oturma odalarımıza boca eden bir alet olarak kolayca eleştiririz televizyonu. Bütün olumsuzlukların müsebbibi bir suçlu bulmak isteriz ve haklıyızdır da bu eleştirilerde. Peki, muhtevayı değiştirdiğimizde sorun çözülür mü? Bu da tartışmalı bir konu. Özünde “Televizyon ne yapıyor?” sorusunu cevaplamadan mümkün değil bu tartışmaları bir yere vardırmak. O halde, televizyon ne yapıyor?
En önemlisi televizyon zaten hızlanan dünyamızı daha da hızlandırıyor. Gündemler, şöhretler, önemli olaylar parlıyor ve sönüyor. Bu yüzden de belli bir silsile içinde düşünmemizi imkânsızlaştırıyor. Yani televizyonda düşünceye yer yok. “Vakit nakittir” sözünün en mücessem halidir televizyon. Her dakika paraya tekabül eder. O yüzden uzun uzun konuşmaya değil, sloganik cümlelere ihtiyaç vardır. Dura-düşüne konuşmak televizyonun formatına uymaz.
Dertlerini ortaya döken stüdyo konuklu programlarıyla, binlerce kişinin içinden seçilerek “başarı”yı yakalamayı teşvik eden yarışma programlarıyla sorunları ve çözümleri kişiselleştirmesi de televizyonun en önemli özelliklerinden. Bireysel beceri ve şans, toplumsal sorunlara siyasal çözümlerin yerine geçer böylece.
Televizyonun hayatımızı nasıl değiştirdiği uzun uzun incelenecek bir konu. Ama problem sadece muhteva ile ilgili olmadığı gibi sadece araçla ilgili de değil. Nitekim Bauman, televizyonda görünen dünya ile yaşadığımız dünya arasında geri beslemeli ve helezonik bir ilişki olduğunu söyler. Ona göre televizyonla yaşadığımız dünya arasında mükemmel bir uyum var gibidir.
Bugün televizyonun yeşil ışığının hâkim olduğu güneş batmayan bir imparatorlukta yaşıyoruz. Ve bu imparatorlukta görülen dünya, “televizyonda görülen” dünyadır. Bu yüzden televizyonun işleme tarzını değiştirmeyi istemek, aslında dünyayı değiştirmek istemekten daha az iddialı bir çıkış değildir. Tekrar başa dönecek olursak, televizyon izlemek ve Kur’ân okumak arasındaki münasebet, yarım saatlik bir ara vermekle ifade edilemeyecek derecede köklü bir tavra karşılık gelmeli. “Televizyonda görünen dünya”ya teslim olmamak, bizatihi dünyanın geçiciliğine ve ötelerde gerçek bir dünyanın varlığına inanarak mümkün olabilir ancak.

Paylaş Tavsiye Et