Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Mart 2010) > Asılıyorum > Kültür, Bilim, Siyaset
Asılıyorum
Kültür, Bilim, Siyaset
Ali Cengiz Tuğrul
İnsan-ı kâmil, büyük üstadın ne kadar erişilmez bir makamda olduğunu zaten biliyordum.
Size kaç sefer, dilim döndüğünce, bu erişilmez zirveyi kendisinden yaptığım iktibaslarla işaret etmeye çalıştım.
Ama heyhat!
Küçük bir adamdan bahsediyor olsaydık, “Şöyle şöyle dedi” der, noktayı koyardık.
Ama büyüklerin hali bambaşka oluyor.
Karınca misali ayaklarımız altında dolananlar bizi ömrümüzde bir ya da en çok iki kere şaşırtabilirler.
Ama üstat gibileri bir ömür boyu bizi hayretlere gark ederler.
En zor konuları ele almalarındaki cesaret, işlenen konulardaki apaçıklık, kamu değerlerini umursamazlık, değerler skalalarındaki farklılık onları bizden, sizden çok çok farklı bir yere konumlandırır.
Kafamızı gökyüzüne ne kadar kaldırırsak kaldıralım, onların ulaştıkları zirveyi temaşa etmemizin imkanı, ihtimali yoktur.
O yükseklikte bile derin bir bilgelik içindedirler.
Sizler ve bizler gibi faniler için en ağır konuları yumuşatarak yazabilme kabiliyetini gösterebilirler.
Üstadın parmağının ucuyla dokunduğu en ağır konu bile tüy gibi olur.
Siz de yumuşar gidersiniz. Fark etmezsiniz bile!
Örnek mi istiyorsunuz?
İşte size çok taze bir örnek:
Ağır ve tehlikeli konuya girmeden önce, ortalığı biraz yumuşatayım.
Haftanın müziği Chris Botti’nin “Chris Botti in Boston” CD’si.
Banko tavsiye ediyorum.
Trompeti, Chet Baker’dan beri kimse bu kadar romantik üfleyemedi.
Eğer ruhen hazırsak, ağır meselemize geçebiliriz. (21.02.2010)
Bakın ele alacağı konunun ağırlığı altında ezilmeyesiniz diye yapılan şu incelikli girişi, benim diyen kaç kalem erbabı yapabilir.
Sizi bilmem ama ben gidip bahsi geçen CD’yi hemen bulup Chet Baker’ın trompetinin romantik tınılarına kendimi bırakıverdim.
Bir yarım saat kadar o olağanüstü üflemeye dikkat kesildim.
İyi ki kesilmişim.
Kulağıma üflene üflene tam kıvamına gelmişim.
Üstadın, onu yakından takip eden benim gibi sıkı bir taklitçinin bile hazmedemeyeceği ağırlıkta bir konudan bahis açacağını nasıl tahmin edebilirdim?
“Ağır ve tehlikeli konu” dedi diye bahse girerim çoğunuz üstadın sivil vesayet hakkındaki son derece ufuk açıcı tahlillerine, içindeki trend avcısının gecikerek de olsa keşfetmiş olduğu yeni transferine destek olmak üzere devam edeceğini sandığınızı lütfen itiraf edin.
Ben öyle zannetmiştim.
Ama ters köşeye yattığımı itiraf ediyorum.
Kimi ters köşelerde yazar, kimi ters köşeye yatar.
Bunu da kabul ediyorum.
Çünkü bir an için amiral gemisinin vazgeçilmez kaptanının artık kaptan köşkünde oturmadığını unuttum.
Kendisinin gurme bir Guru misali, ağır ağır sallanan bir hamakta Şiraz ve Petit Verdo karışımı Vintage’ini yudumlarken ya da Centum’unun tadına bakarken veya Sarafin’ini içerken veya Consensus’unu, Corpus’unu, yumuşacık Blend’ini, Büyülübağ’ını ardı ardına götürürken akan nehre artık dışarıdan bakan bir göz olduğunu ıskaladım.
Ne yazık ki bu gözü pek, dövüşken, kendi kendine sefer görev emirleri icat ediveren amirali, savaşın en kızgın olduğu dönemde kaptan köşkünden indirdiler.
Belki zannettiler ki emekli kaptan bundan sonraki hayatında sadece amiral battıcılık oynayacak.
Belki askerî vesayet, sivil vesayet tartışmalarında sivillerin yanında yer alacak.
Belki Türk kültür hayatına olan o eşsiz derinlikli, içerikli katkılarını şak diye kesiverecek.
Bu beklenti içinde olanların ne kadar büyük bir yanılgı içinde olduklarını göstermeyi kendime en birinci vazife addediyorum.
Evet, tamam belki üstat günlük siyasetin sığ sularında koşuşturma zorunluluğunu yeni devşirdiği yıldız adaylarına devretti.
Ama gerçek hayatın en ağır ve tehlikeli konuları hakkında yetkinlikle kalem oynatmadığını kim iddia edebilir?
 
KÜLTÜR
İşte üstadın bahsettiği o ağır ve tehlikeli konu:
Fransa’nın belki de tarihinde yetiştirdiği en büyük yüzücü olan Frederick Bousquet, bu ay “Tetu” Dergisi’nin kapak konusuydu.
“Tetu”, Fransa’nın en ünlü “gay” dergisi.
Derginin kapağında ve içinde Bousquet’nin yarı çıplak fotoğrafları var.
Gövdesinin yan ve üst kısımları dövmeli.
Anlıyorsunuz ki, dövme artık, insan gövdesinin en kıymetli takısı olmuş.
Aynı zamanda, erkek gövdesinin, giderek kadın gövdesinden daha etkileyici bir cinsel ikon haline gelmekte olduğunu ispat ediyor.
Beden, asırlardır ruhun mükemmelliği karşısında hissettiği ezikliği, alçaklık kompleksini atıyor.
Ruh ve ten, belki de ilk defa, Allah’ın yarattığı en mükemmel varlık olmayı hak eden bir ahenge kavuşuyor.
Frederick Bousquet eşcinsel değil.
Böyle bir insan, bir gay dergisine nasıl konuşur? Nasıl çıplak poz verir?
Bunu kabul etmesi, “Tetu” Dergisi’ni bile şaşırtmış olmalı ki, mülakatın ilk sorusu şu oluyor.
“Neden, nasıl?”
Bu şaşırmış soruya, hiç şaşırmamış bir cevap geliyor:
“AIDS’e karşı dikkati çekmek için.”
Gerçekten de etkileyici.
Kabul edelim ki aynı zamanda çok cesur.
Dergideki fotoğraflara bakarken, ister istemez aklınıza başka şeyler de geliyor.
Acaba bu cesur kararın arkasında, narsist bir duygunun, haz verici bir teşhirciliğin karşı konulmaz cazibesi de yok mu?
Ne fark eder?
Ayrıca teşhir edilmeyecekse, bir gövde neye yarar?
Sadece sağlıklı olmaya mı...
Kimseye yetmez.
Ne kadına yeter, ne de artık erkeğe.
Eğer kendi açımızdan hayatın bir manası varsa, onun şifresi, işte gövdemize, ruhumuza vurdurduğumuz bu dövmelerde yazılıdır.
Alın yazısı dediğimiz şey de budur. (21.02.2010)
Hep askerlerle sivillerin birbirlerini dövmelerinden mi bahsedeceğiz?
Bu kısır alana mı sıkışıp kalacağız?
Gerçekten de etkileyici, aynı zamanda çok cesur bir tavır varsa işte budur.
Dövme ile alın yazısı arasında kurulan bu harikulade bağlantıyı yapabilecek bir ikinci kabiliyeti gösterin bana, köşemi o an bırakayım.
Ya da teşhir edilmeyen bir gövdenin bir işe yaramayacağı, kimseye yetmeyeceği yargısına varan bir ikinci cesur şahsiyete işaret edin. İddia ediyorum yapamayacaksınız, yapamazsınız.
Türk matbuatında bu çapta bir kalemi mumla arasanız bulamazsınız.
Bir fırsatını bulursam üstada bu satırları Corpus’unu yudumlarken yazıp yazmadığını mutlaka soracağım.
 
BİLİM
Kültür alanındaki yeni trendleri Tetu dergisinden takip eden üstat bilim alanındaki çalışmaları da Focus’un son sayısından izleyecektir.
Biz de izinden gidelim:
BBC’nin “Focus” adlı bilim ve teknoloji dergisinin son sayısının kapağının başlığı şöyle:
“Born to sin...” Yani, “Günah işlemek için doğmuş”.
Yani insanın günah işlemeye ayarlanmış olarak doğduğunu söylüyor.
Hangi günahlara mı ayarlanmış. Hepsine...
Ama isterseniz biz “şehvet düşkünlüğünden” başlayalım.
Çünkü bilim insanlarına göre en karmaşık günah, şehvet düşkünlüğüymüş.
ABD’nin Illinois eyaletindeki Northwestern Üniversitesi, aynalı bir projektör sayesinde, porno filmi seyretmekte olan bir insanın tomografisini çekmeyi başarmış.
Bu yolla, çeşitli ülkelerin “günahkârlık” katsayıları çıkarılmış.
Dünyanın en günahkâr ülkeleri hangisi? İlk 10 şöyle:
1. Avustralya 2. Amerika Birleşik Devletleri 3. Kanada 4. Finlandiya 5. İspanya 6. İngiltere 7. Japonya 8. Güney Kore 9. Meksika 10. Güney Afrika.
Ya Türkiye? İlk 35 arasında yokuz.
Allah aşkına samimi olarak söyleyin.
Bu yazı, bir Ergenekon yazısından daha ilginç olmadı mı...
Şimdi beni “halkı depolitize etmeye çalışmakla” suçlayacaklar.
Ama olsun, bir tek benim günahkârlığım, Türkiye’nin günahkârlık reytingini yükseltmeye yetmez. (02.02.2010)
 
SİYASET
Şimdi siz bu satırlardaki ironiyi anlamayacak; muhtemelen emekli kaptanın sıcak gündemi ıskaladığı zehabına kapılacaksınız.
Ancak yanıldığınızla kalakalırsınız.
İlim, irfan, kültür derken siyaset alanını da ihmal etmeyecek kapasitededir üstat.
Şu satırlar da onun:
Artık ben de inanıyorum.
Asimetrik bir savaş var.
Karşısında orduyu pestile çevirmeye, askeri sokağa çıkamaz hale getirmeye ant içmiş, yeminli bir güya liberal müminler ordusu, ha babam gerilla savaşı yapıyor.
Vuruyor da vuruyor. Ne insafı kalmış, ne mantığı.
Vicdanı desen zaten hiçbir zaman olmamış.
Kendi gibi düşünmeyen kim varsa, etiketi hazır:
“Darbeci, cuntacı, şucu bucu, öcü...”
Herkes susturulmuş, ağzını açan damgalanıyor.
Bir vatandaş olarak ben de Genelkurmay Başkanı ile birlikte haykırıyorum.
“Yeter yahu...” (12.02.2010)
 
Son sözüm Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sayın Abdurrahman Yalçınkaya’ya.
“Sayın Başsavcım, lütfen, Allah aşkına, ne olur karışmayın. Ne olur siz de durumdan vazife çıkarmayın. Parti kapatma defterini sonsuza kadar kapatın. Bırakın; kapatılacak veya açılacak bir şey varsa, seçmen yapsın bu işi.”
Ne olur bir defa da bunu deneyelim... (19.02.2010)
Ben de üstadla aynı kanaatteyim.
Her şeyi denedik olmadı.
Bir defa da bunu deneyelim.

Paylaş Tavsiye Et