Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Türkiye Siyaset
Devlete rağmen sine-i millet
Ali Pulcu

ANNEANNEM rahmetli, Kenan Evren’i başında şapkası ve omzunda kalabalık yıldızlarıyla televizyonda gördüğünde “oğlum bir deyiver hele, kim bu?” diye sordu. Sene 1980 idi. Darbenin lideri televizyonda ilk konuşmasını yapıyordu. Üniversite ikinci sınıf öğrencisiydim. Tam olarak ne cevap verdiğimi hatırlamıyorum. Ama anneannemin mukabelesini hiç unutmuyorum: “Demek ki yeni padişahımız bu, hayırlısı olsun.” Devletin başı kimse, o padişahtı ona göre.
Darbeden kısa bir süre sonra kasabamıza gittiğimizde ağabeyimle “Müezzin Efendi Amca”yı ziyaret ettik. Anneannemle üç aşağı beş yukarı yaşıt olan kasaba büyüklerinden Müezzin Efendi hal-hatır faslından sonra öne doğru eğildi; sağını-solunu şöyle bir kolaçan ettikten sonra sesini alçaltarak “İstanbul’da ne var ne yok?” diye sordu. Ağabeyimle birbirimize baktık. Müezzin Efendi gayet temkinli bir biçimde kulağımıza eğilerek sırrını ifşa etti: “Şu duvara padişah efendilerimizin resimlerinin olduğu bir tablo asmıştım. İhtilal olduğunu haber alır almaz, onu duvardan kaldırdım. Güzelce sardım, tavan arasında bulunamayacak bir yere sakladım.” Sonra ekledi: “Siz de dikkatli olun, ne olur ne olmaz.”
Amerika’daki Zeyno Baran dahil bugünlerde herkes aynı ikazı yapıyor: Aman dikkat, ne olur ne olmaz!
Bugün ‘dikkat!’ diyenlerin bir kısmı siyasi iktidarın temkinli olması, doğru davranabilme yetisini kaybetmemesi endişesi içinde ikaz hakkını kullanırken, diğer kısmı aynı ikazı korkutma amacıyla yapıyor. Korku dağları sarsın, sarsın ki siyasi iktidar doğru davranabilme melekelerini kullanamasın. Dağların ardındaki kasabamızda da yaşlı-genç herkesin hürmet gösterdiği Müezzin Efendi, Cumhuriyet’in ilanından 57 sene sonra anneannemin ‘padişah’ zannettiği paşanın, evinin duvarına astığı “padişahlar tablosu” yüzünden kendisini cezalandıracağı korkusunu taşıyordu.
Yarına dair korkularımız her zamanki gibi sarkaç misali bir o yana bir bu yana salınıyor. ‘Değiştik’ deyip de takiye yapanlar karşı devrim mi yapacak, yoksa Baykal memleketi bu badireden kurtarmak adına yapamayacağı hiçbir şey olmadığını mı ispatlayacak? Değilse sadece sine-i millete dönmekle mi iktifa edecek? Bunlar anlamlı sorular. Ama daha önemli soru şu: Yönetici elitler siyasi literatürün dışında sine-i millete dönmenin ne manaya geldiğini idrak ediyorlar mı? Öngörülerim epeydir yanlış çıktığı için bir senelik süreçte neler olacağını kestiremiyorum. Ama daha ileri tarihlere yönelik iddialı bir tahminde bulunabilirim: Devlet sine-i millete dönecek. Önümüzdeki kısa zaman diliminde Tayyip Erdoğan cumhurbaşkanı olsa, üstüne üstlük AKP ezici çoğunlukla tekrar tek başına iktidara gelse, yasal düzenlemeyi gerçekleştirip başkanlık sistemine geçse bile anneannemin rüyası gerçekleşmeyecek. Başbakan’ın deyişi ile “kendilerini darı ambarında zannedenler” meclis dışından bir cumhurbaşkanı seçtirebilseler, tek başlarına iktidara gelseler, üstüne de Menderes gibi bir başbakan daha kurban etme heveslerini gerçekleştirebilseler dahi onlar da 1930’lara dönemeyecekler. Bu, sahadaki oyuncuların kabiliyet veya kabiliyetsizlikleri yüzünden değil; tarihin hükmünü icra etmesinden dolayı böyle olacak. Tez ve anti-tez bir sentezde buluşacak.
Modernleşme tecrübemiz ne acı ki devleti tez, milleti ise anti-tez olarak konumlandırdı. “Derin bir beka içgüdüsü” devletin ve milletin ayrı fanuslar içinde tutulabileceğini, tarihin dondurularak korunabileceğini farz etti. Devletin politikaları bu yüzden hükümet politikalarından farklı olageldi. Önümüzdeki yıllarda bu farkın azalacağını düşünüyorum. Bu uyuşmanın nasıl ve ne zaman olacağı hususunda bir kehanette bulunamam; ancak çok alametler belirdiğine işaret edebilirim.
En önemli alamet, içine düştüğümüz Stockholm sendromundan kurtulma istidadı göstermekte olduğumuzdur. AB süreci bu terapiyi gerçekleştirmemize yardımcı bir katalizör rolü oynayacak. Müzakereler sürerken çapa ve çıpa kavramlarının mahiyetleri üzerine tekrar tekrar düşüneceğiz. Laisizmini kendimize rehber bellediğimiz Fransa’nın özgürlüklerin beşiği olmadığını keşfetme aşamasındayız. İngiltere, Almanya ve İtalya’nın muasır olup olmadıklarını test ediyoruz. Hollanda’nın Sırp saldırısını engellemeyen birliklerine verdiği nişana şaşkınlıkla bakıyoruz. İstiklal şairimizin “tek dişi kalmış canavar” benzetmesine eskisi kadar rahat dudak bükemiyoruz. Eski aylar kırkılıp yıldız mı yapılacak, yoksa yıldızlar toplanıp hilal mi yapılacak, ortaklaşa bir karar vereceğiz.
Papa’nın ziyareti vesilesi ile Ortodoksluk nedir, Katoliklik nedir, din nedir, İslam nedir, İstanbul nedir, Avrupa nedir, birlik nedir gibi bildiğimizi sandığımız sorulara tekrar kafa yoracağız.
SSCB’nin yıkılması ile birlikte önce soydaşlarımızı keşfettik. Bosna trajedisi ile soydaşlarımızın yanında dindaşlarımıza karşı da bir sorumluluk taşıdığımızı hatırladık. Hem Kafkaslarda hem de Avrupa’da Türklüğümüzün yanında İslam’ın işe yarar bir enstrüman olduğunun farkına vardık. “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne” ülküsünü terennüm ettik.
Umursamazca sırtımızı döndüğümüz komşularımız aklımıza geldi. Komşularımızın komşu, dindaşlarımızın dindaş, vatandaşlarımızın vatandaş olduklarını yeni yeni öğreniyoruz. Arapça, Farsça, Kürtçe denilince tüylerimiz diken diken olmuyor. Hür dünyanın liderinin ağzından çıkan “Haçlı Seferi” sözünün dil sürçmesi olduğu beyanına mesafeli yaklaşıyoruz. “Ya bizdensiniz, ya onlardan” sınıflamasının hangi yanına düştüğümüzü merak ediyoruz.
Sağ nedir, sol nedir, medeniyet nedir, modernlik nedir, millet nedir, Doğu nedir, Batı nedir sil baştan soruyoruz.
Eşkıya, Kınalı Kuzular, Kırık Kanatlar, Cenneti Beklerken, Takva ve benzeri popüler yapımlar bu topraklara dair aslî meselelere yöneliyor. “Kör gözleri ve lekelenmemiş iffeti ile pavyonda şarkı söylerken kendisine çarpacak kamyonu bekleyen kadın” senaryolarına itibar etmeyen bir kamuoyu var karşımızda. Karaoğlan’ın Erica’sı ile kurduğu ünsiyeti bilgisayarla kuramadığını biliyoruz. Bilgisayar karşısındaki acziyetleri yüzünden büyüklerine saygı duymakta zorlanan bir nesil yetişiyor. Bir tıklama ile dünyaya bağlanıyorlar. İtilip kakılmaktan hoşlanmıyorlar. Bu kadar alameti yeterli görmeyenlere medyadan da örnek verebilirim.
Bir zamanlar Latife Tekin’i, hikayesinde cinlerden bahsediyor diye İslamcılara göz kırpmakla suçlayan Yalçın Küçük, şu sıralar “uyan ey ehli vatan, din elden gidiyor” çağrılarında bulunuyor televizyondan. Rahşan Ecevit de “uyan ey ehli din, vatan elden gidiyor” diye yabancılara mülk satışlarından kaygılanıyor. Hadi Uluengin benim gibi dedesinden bahis açmış; “Doğduğum zaman kulağıma ayet-i kerime üfledi. Eğer bilincim yerinde ise son nefesimde de kelime-i şehadet getireceğim. Evet, agnostiğim ama sapına kadar da Müslüman’ım. Bunu benden almaya ve ayırmaya yeltenecek olanın ise alnını karışlarım.” diye yazıyor Modern Zamanlar başlıklı köşesinde. Aytunç Altındal, yeni Haçlılar ittifakının taktik bir adım olarak önümüzdeki yıllarda güdümlü bir hilafet merkezi oluşturma planlarını engellemek için bir proje öneriyor: İleri gelen üç-beş İslam ülkesinin uhdesinde dönüşümlü hilafet projesi. İddiasına göre bu proje Atatürk’ün gizli bir vasiyetiymiş. Evren ile Özal bu vasiyeti okuyup zamanlarında kullanılabilir görmedikleri için rafa kaldırmışlar. Menderes bu vasiyeti yürürlüğe sokmak istediği için idam edilmiş. Meraklıları internetten tafsilatını öğrenebilirler. Biz sadece BBP’lilerin Ayasofya’da namaz eylemlerinin fikir babasının Aytunç Bey olduğunu hatırlatmakla iktifa edelim. Bu şahitlerin şahadetini yeterli görmediyseniz bir başka alıntı yapalım: “Osmanlı İmparatorluğu sanayi devrimiyle güçlenen ve Batı dışındakileri ırkçı bir tavırla aşağılayan Avrupa devletleri tarafından hunharca yıkıldı. Cumhuriyet derin bir beka içgüdüsüyle kuruldu. Yaşamak için aynı Aydınlanmacı görüşlerle modernleşme reformlarını yaptı. Ama Atatürk, o zamanlar dünyaya hâkim olan, faşizm ve komünizm gibi Aydınlanma’nın hastalıklı ütopyalarına kapılmamak dehasını gösterdi. Milliyetçiliği, ırkçılık ve şovenizmden uzaktı. Belki de en önemlisi, dini reddetmedi. Tersine üstün Hanefi/Maturidi yorumunu benimsedi… Din geri geliyor. Din dogmasız olamaz. Dogma temelde akılla bağdaşmaz. İkisinin alanları ayrı. Ama akıl ve din birlikte, insanın daha iyi, daha hoşgörülü, daha açık kafalı olmasına katkıda bulunabilir. Kısaca dinle moderniteyi bağdaştırma sorunu henüz çözümlenmedi. Selefilik bu sorunsalı hiç çözemez. Atatürk boşuna Maturidi’ye işaret etmedi.” Cumhuriyet’in ilanından 83 sene sonra kaleme alınmış bu satırların yazarı da Gündüz Aktan. İşte size sosyalist, sosyal demokrat, liberal ve milliyetçi diğer alametler.
Anneannemizle başladık, onunla bitirelim. Anneannem Kant’ı bilmezdi. Ama “bir şey”in ne ise o olduğuna dair bir irfanı, “her şey”in de aslına rücu edeceğine dair tam bir itikadı vardı. Her zaman “hayırlısı olsun” diye dua ederdi. Olmayacak duaya ‘amin’ dediğine de hiç şahit olmadım.


Paylaş Tavsiye Et