Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Türkiye Siyaset
Yargı kimden yana olmalı?
Mustafa Şentop
ERGENEKON soruşturması, Türkiye tarihinde benzeri olmayan bir soruşturma olarak değerlendirilebilirse de, soruşturma içeriğiyle ilgili pek çok konunun şu veya bu şekilde, kısmen de olsa çeşitli kesimlerce bilindiğini gözden uzak tutmamak lazım. Bu durum, soruşturmanın benzersizliğini ortadan kaldırmıyor; sadece, hafızaların tazelenmesine imkân veren bir husus olarak önem taşıyor. Soruşturma savcıları, bölük pörçük, dağınık parçalar halindeki bilgileri bir araya getirerek tablonun bir bütün halinde görülmesini sağladılar. Ayrıca, nihayetinde “komplo” olarak nitelendirilebilen birçok değerlendirmenin aslında gerçeğin ta kendisi olduğunu da ortaya çıkartıyorlar. Devam eden soruşturmada bütün unsurların ve ilişkiler ağının her bölümünün deşifre edildiğini söylemek henüz mümkün değil; ancak nelerin eksik olduğu da bu süreç içinde göz önüne seriliyor. Soruşturulan hukuk-dışı siyasi yapılanmanın basın ve üniversite ayağıyla beraber yargı içindeki mevcut ilişkiler ağına da henüz dokunulmadı. Soruşturmanın son aşamaları işin bu kısmının önemini gösterecek ipuçlarını dikkatimize sunuyor.
Ergenekon soruşturmasında tutuklu üst düzey komutanların sağlık sorunları sebebiyle sürekli belli bir hastaneye sevk edilmelerini istemeleri başından beri şüphe ile karşılanıyordu. Böyle bir şüphenin sevk konusunda karar vermeye yetkili mahkemelerce de taşındığını düşünmek yanlış olmaz; zira bu tür ısrarlı talepler sürekli reddedildi, tutukluların sağlık sorunu bulunduğuna dair iddiaları askerî hastanelere değil de çeşitli sivil hastanelere sevkle karşılanmaya çalışıldı. Ancak, nihayetinde bu ısrarlı taleplerin, mahkeme kararlarının askerî hastaneye sevkle sonuçlanmasına yol açtığına da şahit oluyoruz.
Görüşme kayıtlarının basına sızdırılmasıyla, soruşturma ve yargılama süreçlerinin işleyişi hakkında, yine önceden bir şekilde bilinen, ancak “komplo” diye nitelendirilen iş ve işlemlerin nasıl yürütüldüğü ortaya çıktı. Henüz soruşturmalar devam etmekle birlikte, eğer basına yansıyan kayıtlar doğruysa, devam eden soruşturma sürecini doğrudan etkilemek ve yönlendirmek üzere, askerî tabiplerle tutukluların ve tutuklu yakınlarının görüşmeler yaptığı, planlar hazırladığı ve uyguladığı anlaşılıyor. Daha vahimi, hukuki ithamlara, haklılık ve hukuk çerçevesi içinde cevap vermek yerine, mahkemeleri taraftarlık anlayışı içinde tasnif ederek bir formül bulma yolu tercih ediliyor. Basına yansıyan kayıtlar beyan edilen görüşlerin gerçekliğini değil ama yargıya dair, yakın geçmişte oluşturulmuş bir algıyı ortaya koyuyor. Yargı kurumları, adaletin ve hukukun gereğini yerine getiren kurumlar olarak değil de, asker-sivil bazı bürokratlar ve aydınlarca oluşturulmuş bir “ideoloji”nin koruyucusu olarak görülüyor. Zaman zaman bu algıya zemin oluşturacak açıklamaların bizzat yargı mensuplarınca yapıldığını da unutmamak gerek. Yargının, içeriği belli ideolojik yaklaşımla doldurulan bir kavram olarak “Cumhuriyet”i korumakla görevli olduğuna dair bu beyanlar, yargıyı siyasi yelpaze içinde konumlandırmaya yol açıyor.
Halbuki Türkiye tarihinde yargı kurumu hukuka inanç ve sadakati esas aldı. Uzun tarihî süreçte hukuka uymayan tutum ve kararlar elbette görüldü. Ancak bu uygulamalar “arızi” nitelik taşıdı, yargı kurumu tarafından da birer arıza, hata olarak değerlendirildi. Daha doğru bir ifade ile yargı, hukuku hem varlık sebebi hem de kendi dışında oluşmuş/gelişmiş, uyma zarureti bulunan bir değerler sistemi olarak gördü.
27 Mayıs 1960 ihtilaline kadar, yargı kurumunun hukuka bağlı ve siyasete mesafeli tutumunun sürdüğünü görüyoruz. Bu dönem içinde de arızi bazı sapmalar gözlendi. Ancak genel tutum değişmedi. 27 Mayıs ihtilalinden sonra, siyasi suçluları yargılamak üzere kurulan Yassıada “Mahkeme”sinin, sonradan kurulan bir mahkeme olarak yargı yetkisinin meşruiyeti tartışıldı. Mahkeme’nin yargılama sürecindeki tutumu ve kararları “meşruiyet” sorununu daha da ciddileştirdi. Sanıkların bu yönde bir itirazlarının bulunmaması sorunu örtülü halde tarihe havale etti. Bu dönemden itibaren, Anayasa Mahkemesi’nin kararlarını istisna edersek, yargının, kural olarak, hukuka bağlılığını ve siyasete mesafeli duruşunu koruduğunu söylemek yanlış olmaz. 12 Mart 1971’de başlayan ara dönemde de tartışmalı kararlar bulunmakla beraber, genel itibarıyla yargının siyasete bulaşmadığı kabul edilebilir. Bazı kararların yanlış olduğu ileri sürülebilir, kararlar hukuk çerçevesinde tartışılabilir; ama hukukun ve yargının bir başka amacı gerçekleştirmek üzere “kullanıldığı”nı söylemek mümkün değil. 12 Eylül 1980 müdahalesinden sonra da, siyasi davalar dâhil olmak üzere, yargının yavaş da kalsa, başarılı bir sınav verdiği söylenebilir.
Hukukun bir değer sistemi olarak değil de, siyasi hedefleri gerçekleştirmek için bir araç olarak kullanılması özellikle “28 Şubat”tan sonra iyice belirginleşti. Bu dönemde küçük büyük pek çok hukuk ihlaline rastlanmakla birlikte, özellikle yargı üst kurumlarının bir siyasi tutum ve tarafgirlikle zaman zaman devreye girmesi, tayin edilen genel siyasi istikametten “sapma” gösteren hâkimlere uygulanan açık yıldırma politikaları, hukuk ve yargının tam bir siyasi “organ” biçiminde görünmesine yol açtı. Post-modern darbenin “fail”leri tarafından verilen brifinglere topluca katılan, tamamen belli bir siyasi amaçla gerçekleştirilen bu toplantıları ayakta alkışlayan hukuk adamlarını Türkiye henüz unutmadı. Bu dönemde, bazı önemli yargı kararları hukuki yorum farklılıkları çerçevesinde açıklanabilir olmaktan çıktı. Daha da ileri gidilerek, mevzuatın da ötesinde, hukukun, eşitlik gibi, evrensel en temel değerleri kale alınmadı; bu durumun “olağan”laştırılmasına çalışıldı. Sözünü ettiğimiz bu dönem, yargı tarihimiz açısından önemli bir dönüm noktası olarak karşımızda duruyor. Ve ciddi, vakıalara dayalı incelemeler için bir laboratuvar niteliği taşıyor. Siyasi maksatlar için yargı kurumlarını suistimale çalışmanın, sonuçta yargı kurumunu yıprattığını, bu yıpranmanın çok vahim sonuçları olduğunu artık görmek gerek. Yargı, bütün kurumlara güvenin sarsıldığı noktada güvenilir kalması gereken bir kurum.
Mahkemelere dair yapılan “bizden-onlardan” ayrımının, bu eski alışkanlıkların bir neticesi olduğunu görmek gerek. Ergenekon soruşturması, bugüne kadar devam eden çerçevesi ile yargıyı parsellemeye çalışan darbeci anlayışların devre dışı kaldığını gösteriyor. Soruşturma ve yargılama süreçleri devam edebildikçe bu hususta güçlü bir ümit taşıyabiliriz.  

Paylaş Tavsiye Et