Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
Teorisiz film pratiği, felsefesiz film eleştirisi olur mu?
Cihat Arınç
ÇAĞDAŞ Kıta Avrupası düşünürlerinin sinema üzerine yoğun bir şekilde kafa yormalarını nasıl değerlendirmeliyiz? Fransız fenomenoloji geleneğinin önemli ismi Maurice Merleau-Ponty, yirminci yüzyılın ilk yarısında kaleme aldığı Le Cinéma et la Nouvelle Psychologie (1945) başlıklı bir ders metninde sinemanın, fenomenoloji ve modern psikolojinin tarif ettiği “insanlar ve şeylerle meşgul olma” halimizi gösterme kapasitesini takdir eder. Sinema seyircisi tıpkı “dünyayı seyreden biri” gibi film aracılığıyla düşüncelerin ve hislerin davranış kalıpları olarak açığa çıkışına izin verir. Görmek, Merleau-Ponty’ye göre, tek yönlü bir şekilde “bakışın taşıyıcısı” olmak değil, imgelere maruz kalmaktır aynı zamanda. İnsan “gören” ve “görülen” olmaklığın dönüşlülüğü sayesinde dünya ile hercümerç olur.
Gilles Deleuze ise çok daha geniş bir projeyi yürüterek Cinéma I: L’image-mouvement (1983) ve Cinéma II: L’image-temps (1985) başlıklı kitaplarıyla hem Henri Bergson’un felsefesini sinemayı düşünmek için yeniden ihya eder hem de Charles Sanders Peirce’ın linguistik-dışı semiyotiğinden hareketle sinema semiyotiğini yeniden düşünmeyi dener ve bu doğrultuda yapısalcılığın gösteren-gösterilen ikiliğinden azade “kendinde-göstergeler” (signs in themselves) yahut “gösterileni olmayan bir saf semiyotik”in (a-signifying pure semiotics) imkanlarını soruşturur. Bu projede hem Batı hem de Batı-dışı sinema geleneklerinden seçtiği Bergman’dan Antonioni’ye, Griffith’ten Hitchcock’a, Kurosawa’dan Bunuel’e, Godard’dan Kubrick’e ve Fellini’den Yılmaz Güney’e kadar onlarca yönetmenin filmlerini derinlemesine inceler. Deleuze’ün a-signifying semiotics fikri bugün onunla beraber eserler vermiş bulunan Guattari tarafından geliştirilmektedir.
Çağdaş Fransız düşünürü Jean-Luc Nancy, İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’nin sinemasını sorunsallaştırdığı L’Évidence du film: Abbas Kiarostami (2001) başlıklı bir kitap kaleme alır ve yönetmenle yaptığı bir röportaja da bu kitabında yer verir. Jacques Rancière ise La fable cinématographique (2001) ve The Emancipated Spectator (2009 sonunda yayımlanacak) gibi kitaplarıyla film sanatının durumunu ve sinema izleyicisinin konumunu yeniden sorunsallaştırır. Bu minvalde Alain Badiou’nun Du cinéma comme emblème démocratique (2005) başlıklı makalesi de anılmaya değer. Örnekler elbette çoğaltılabilir, fakat özetle belirtmek istediğim şey şu: Çağdaş film teorisi, çağdaş filozofların metinleri üzerinden biçimleniyor ve daha da genişleyerek “film felsefesi” ve “film fenomenolojisi” gibi yeni alanların oluşmasına doğru evriliyor. Dahası Heidegger ve Husserl gibi düşünürlerin metinleri sinema perspektifinden okunuyor ve yeniden kuruluyor. Frankfurt Okulu mensuplarından Alman düşünür Walter Benjamin’in eleştirel film felsefesi üzerine de yepyeni kitaplar neşrediliyor. Sinema alanında teori ile pratiğin etkileşimine dair en can alıcı noktalardan bir diğeri ise şu: Bazen bir alanın içine girdiği düşünülen filmler o alanın kavramları çerçevesinde incelenirken, bazen hiçbir alanın sınırlarıyla kayıtlanamayan tikel örnekler film araştırmalarında yeni alanların doğuşuna öncülük ediyor. Kısacası artık bütün bu güncel gelişmeler ve onların etrafında yürütülen tartışmalar ıskalanarak sinema üzerine konuşulamaz.
Bu bakımdan şunu söylemek gerekiyor ki, 1990 sonrasında sektördeki üretimin nicelik ve nitelik bakımından kayda değer bir yükseliş göstermesiyle esaslı bir canlanma yaşayan Türk sinemasının mimarları sayılan Zeki Demirkubuz, Nuri Bilge Ceylan, Derviş Zaim, Serdar Akar, Semih Kaplanoğlu, Barış Pirhasan, Yeşim Ustaoğlu, Reha Erdem ve Kutluğ Ataman gibi yönetmenlerin çektiği filmleri tartışabilecek taze ve yeni kavramlara ihtiyacımız var. Neyse ki, film üzerine düşünen ve özgün kavram haritalarıyla ördüğü metinlerini Türkçe ve İngilizce olarak kaleme alan Asuman Suner gibi sosyologlarımız var. Suner, Hayalet Ev (2006) ve New Turkish Cinema: Belonging, Identity and Memory (2009) başlıklı kitaplarında 1990 sonrası sinemamızı kimlik, aidiyet, hafıza kavramları etrafında inceliyor ve yaşadığımız köklü toplumsal dönüşümlerin izini farklı bir perspektiften sürmeyi deniyordu.
Sinemamızın gelişiminin sürdürülebilir olabilmesi, kaçınılmaz bir şekilde açık-uçlu, disiplinlerarası (hatta displinlerötesi) felsefi tartışmaları hem Türkçe hem de İngilizce başta olmak üzere diğer dillerde yapabilmemize bağlı. Çünkü hiçbir sinema pratiği, teorisiz ve felsefesiz gelişemez ve esaslı bir geleneğe dönüşemez. Bu gelişimin gerçekleşebilmesi, hem eleştirmenlerin betimleyici kuru yazılar kaleme alma alışkanlıklarından vazgeçerek kendilerini yetiştirmesi ve bu yeni döneme hazırlaması hem de farklı disiplinlerin içinden gelen entelektüellerin de tartışmaya katılması ile mümkün olabilir ancak. Çünkü görüntü, ses ve metinsel anlatı katmanlarından oluşan “sinema”, bu katmanlar arasındaki zorunsuz ilişkilerin her defasında yeniden biçimlendiği ve çok-yönlü yeni tartışmalara kapı araladığı münbit bir arazi…

Paylaş Tavsiye Et