Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dünya Siyaset
Açık güç kullanımı güçsüzlüktür
Musa Genç
ABD’NİN Körfez’de Irak’a karşı yaptığı açık tecavüz onun gücünü mü yoksa güçsüzlüğünü mü gösteriyor? ABD’nin bu saldırısı onun hâlâ güçlü olduğunun mu yoksa gücünü kaybetmeye başladığının mı işareti? Açık güç kullanımı, görünen yüzü ile ilk anda uygulayanın güçlü olduğu yönünde bir hava oluşturur. İleri teknoloji ürünü silahlarla yapılan şovlar, karşı tarafa verdirilen zayiat ilk planda böyle bir havanın oluşmasına neden olabilir. Acaba durum gerçekten de göründüğü gibi mi?
Siyaset bilimcileri gücü “kişinin kendi istediklerini diğer şahıslara yaptırabilme kabiliyeti” şeklinde tanımlarlar. Diğer şahıslara kişinin istediklerini yaptırabilmesinin açık güç kullanımı (zora başvurma) dışında başka yolları da bulunmaktadır. Açık güç bunlardan sadece biri, belki de en sonuncusudur. İnsanlar üzerinde uzman kişilerin bilgisinin kullanılması, onları ikna ederek veya çeşitli mükafatlar vererek işlerin yapılmasını sağlama, açık güç kullanımı dışında karşı tarafa istediklerini yaptırma yollarından sadece birkaçıdır. Mesela bir babanın evde, bir öğretmenin okulda dayağa başvurması dayak dışı yollarla işleri halledemediklerinin bir işaretidir. Evdeki veya okuldaki ilk tokatla babayla çocuk, öğretmenle öğrenci arasındaki ilişkinin sihri bozulur. Tokat öncesi saygı ve hürmete dayanan ilişki biçimi dayak sonrası korkuya dönüşür. Çocuk artık kendisine söylenenleri, yapması gerektiği ve kendisinin yararına olduğunu düşündüğü için değil, dayak korkusuyla yapar. Neticede hem yaptıklarını içselleştirmesi zor olur, hem de fırsatını bulduğu anda emredileni yapmamaya çalışır.
Güç kavramı siyaset bilimi açısından “kişilerin kararları üzerinde doğrudan müdahalede bulunma”, “gündem belirleme” ve “düşüncenin kontrol edilmesi” şeklinde üçe ayrılabilir. Birinci yaklaşıma göre güç kişilerin kararları üzerinde doğrudan ve açıkça etkide bulunmadır. Önünüze çıkan seçenekler üzerinde düşünüp bir tercihte bulunduktan sonra birini seçiyorsunuz, fakat güç sahibi sizin seçtiğinizi değil de kendi tercihini uygulamanızı istiyor ve bunu size zorla yaptırıyor. Zoru içerdiği ve açıktan yapıldığı için insanların bu gücü görmesi ve fark etmesi diğer iki tipe göre daha kolaydır. Genellikle de diğer yollar işlemediğinde açıktan bu güce başvurulur.
Bachrach ve Baratz’ın geliştirdikleri güç kavramı ise “gündemi belirleme” ve “kontrol etmeyi” içerir. Şöyle bir deney yapalım: Aklınızdan 1’den 10’a kadar bir sayı tutun. Tuttuğunuz bu sayıyı içinizden veya yüksek sesle tekrarlayın. Şayet denilenleri yaptıysanız bir güç oyununun tuzağına düşmüşsünüz demektir. Nasıl mı? Size sunulan seçenekler sonsuz sayıdaki rakamdan sadece on tanesidir. Görünürde karar veren siz olmakla birlikte, verdiğiniz karar önünüze konulan sınırlı tercihle yapıldığından, dolaylı olarak başkalarının gündemi çerçevesinde karar vermiş oluyorsunuz.
Gücün bu şekildeki kullanımını günlük yaşamınızın birçok alanında görebilirsiniz. Özellikle medya yolu ile suni veya sınırlı gündemler oluşturularak kitlelerin ilgisi belirli konulara yoğunlaştırılmakta, bunun sonucunda ise halkın birçoğunun farkına bile varmadığı diğer konularda güç sahipleri işlerini yürütmektedir. 1999 seçimleri öncesinde Abdullah Öcalan’ın paketlenerek Türkiye’ye teslim edilmesinin peşinden yapılan genel seçimlerden nasıl bir sonuç çıktığı hepimizin hafızalarında. 28 Şubat sürecinde suni olarak oluşturulan irtica gündemleri ile dikkatler bu konu üzerinde yoğunlaşmış iken ne gibi hortumlamalarla ülkenin soyulduğunun resmi yeni yeni ortaya çıkmakta. Diğer yandan Paul Wolfowitz 28 Mayıs 2003’te yaptığı açıklamada Saddam’ın kitlesel imha silahlarına sahip olduğu yalanının dünya kamuoyunu iknada gündem oluşturma çerçevesinde ortaya atıldığını açıkça itiraf etmiş bulunuyor.
Son olarak Steven Lukes yukarıdaki iki yaklaşıma ek olarak yeni bir açılım ile güç kavramını “düşüncenin kontrol edilmesi” şeklinde yorumlar. Güçlü olan, kendi inisiyatifindeki bir süreç sonunda, düşüncelerinizi kontrol ederek size istediklerini yaptırır. Dünyanın birçok yerinde ilkokuldan başlayan eğitim süreci içinde kitleler tek bir şekilde eğitilip düşünmeye alıştırılmakta. Tek bir ideoloji çerçevesinde farklı düşüncelere izin verilmeden yapılan eğitim sonunda kişilerin belirsizlikler içinde hızla değişen dünya şartlarında iş yapmaları hiç de kolay olmamakta. Hatta böyle bir eğitim sonrasında düşünme yetisini kaybetme riski bile bulunabilir. Gücün böylesine bir fonksiyon icra ettiğini görmeden ona karşı bir şey yapmanız mümkün olamaz.
Üçlü güç tanımında da görüldüğü üzere açık güç kullanımı güç çeşitlerinden sadece birisi ve hatta gücünün zirvesinde olanlar için son başvurulacak olanıdır. ABD’nin Irak’a karşı yaptığı operasyon onun açık güç öncesi yolları kullanmaktan aciz hale geldiğinin bir işareti. Çift kutuplu dünyada insanları komünizm tehdidi ile kandırmak ve yönlendirmek çok daha kolay idi. Ortadan kalkan komünizm tehdidi yerine yeni bir tehdit bulunması, oluşturulması gerekiyordu. Bulunan formülün adı medeniyetler çatışması oldu. ABD, Avrupa ve Asya’nın yükselen ekonomik güçleri karşısında AB’ye yönelik olarak Klasik İngiliz Siyasetleri (arka sayfa güzeli Ali Cengiz Tuğrul’un kulakları çınlasın) uygulayan İngiltere eliyle daha gevşek, sulandırılmış, Almanların daha zor kontrol edebileceği geniş bir AB projesi peşinde koşarken, Orta Asya ve Orta Doğu’da pozisyon kapabilmek ve istihkam sağlamak için rakip görülen medeniyetler arasında İslam’ı tehdit olarak öne çıkardı. Fakat köyün yalancı çobanı durumuna düşen ABD’nin artık yalanlar ile dünyayı yönetmesi mümkün gözükmemekte.
Soğuk Savaş sonrasında Dünya İmparatorluğu kurma sevdasına düşen ABD’nin önünde iki seçenek vardı: Ya yükselen rakipleri ile birlikte kuracağı daha katılımcı bir dünya düzeni, ya da Soğuk Savaş mantığının devamı olan “dışlayıcı” bir yol. II. Bush döneminde ABD dış politikasını yönlendiren Yeni-Muhafazakâr grup ikinci yolu seçerek dünyayı yeniden bir çatışma alanına çevirmiş bulunmakta. ABD kendisinden önceki uzun ömürlü ve büyük imparatorlukların yaptığı gibi muhtemel rakiplerini de işin içine alacak daha katılımcı bir model yerine dışlayıcı yolu seçmiş görünüyor. Seçilen bu yol hem ekonomik ve siyasi gücü azalan ABD’nin üstesinden gelemeyeceği ağır bir faturanın altına girmesi, hem de açık güç kullanımı sonunda kayıplarının artması sonucunu doğuracaktır. Dünyanın değişik ülkelerinde yapılan anketler ABD’nin bu ülke halkları nezdinde güven yitirdiğini ve ona olan düşmanca bakışların arttığını göstermekte. ABD’nin bu dışlayıcı tavrı sadece dış ilişkilerini etkilemekle kalmayacak; aynı zamanda 72 milleti içinde barındıran bir ülke olarak uzun vadede kendi iç bütünlüğünü koruma açısından da bir tehdit oluşturacaktır.
Açıktan güç kullanma aşamasına gelmiş yapılar açık olmayan güç kanallarını kaybettikleri için bu yola başvururlar. Fakat açık güç kullanımı kendi içinde riskler taşır. Toplam 143 resmi kayıp ile II. Körfez Operasyonu 1991 savaşındaki 147 kaybı yakalamış görünüyor. General Tomy Franks’in açıklamalarına göre Irak’ta Amerikan askerlerine karşı her gün yirmiye yakın saldırı yapılmakta. Resmi olmayan rakamlara göre sadece Saddam’ın heykelinin devrildiği 9 Nisan tarihinden şimdiye değin kayıp sayısı 100’ü aşmış durumda. Bugüne kadar siyasi ve ekonomik güç ile dünyayı idare etmeye çalışan ABD, bu alanlarda güç kaybetmeye başlayınca, güçlünün kullanacağı son kozlardan biri olan açık askeri gücü kullanma durumuna geldi. Bu anlamda kullanılan açık güç, güçten çok hegemonya kaybını ifade eden bir güçsüzlüktür. Bağdat tarih içinde kendisini işgal ederek soyan ve güçlerinin zirvesine çıktıklarını vehmedip yok olan nice devletlere rağmen hâlâ dimdik ayakta. Bu sefer de yanlış hesap Bağdat’a ulaşmış ve yine oradan geri dönecek gibi gözüküyor.

Paylaş Tavsiye Et