Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Dosya
Zihinlerdeki dünya düzeni
Atilla Pamirli
“DÜNYA düzeni” teriminin olumlu, ümit verici, güven aşılayıcı bir içeriği vardır. Çünkü düzen, savaşın, kargaşanın ve başıboşluğun sona erdiğini ima eder. İnsanların barış ve refah beklentisi ile destekledikleri dünya düzeni tasavvurları çok boyutludur. İnsanların zihninde düzen, belirli bir devletin; onların çevrelerini, devletlerini, kazandıkları ve harcadıklarını, beğenip beğenmediklerini, şık olan ve olmayanı, haklı olan ve olmayanı belirleyen bir güce sahip olmasıdır.
İnsanların düzenle ilgili zihnî kurgularında üç temel tasavvur vardır: Birincisi, bizatihi gücü nasıl tanımladıkları ve onu nasıl meşrulaştırdıklarıyla ilgilidir. İkincisi, coğrafyayı, yani düzenin bânisi olan devlet ile kendi bulundukları yer arasındaki mekanı algılayışlarıdır. Son olarak da, dünyayı idare ettiğini düşündükleri devletin sahip olduğu değerler ve kendi değerlerine olan mukayeseli bakışları...
 
Güç ve Meşruiyet Tasavvuru
Taşradaki insanların dünya düzeni tasavvuru bizatihi güç tasavvurundan doğar. İktidar ve istediğini yaptırabilme, insan tabiatının kadim zamanlardan beri en fazla öne çıkan yönlerindendir. Bir ülkenin veya devletin gücü, diğer güçleri ihata ettiği oranda başarıya ulaşmıştır. Yani, yaygınlığı olmayan bir iktidar, saygı duyulacak ve itaat edilecek bir güç değildir.
Güç algısında maddi unsurların öne çıkması şaşırtıcı değildir. Ekonomi, ordu, borsa, ticaret, zenginlik, refah, sağlık, dünyanın her yanına külfetsiz ve korkusuz gidebilme gücün işaretleri olarak algılanır. Hem merkezdeki, hem de taşradaki insanlar bu maddi gücün namütenahi olduğunu ve dünyanın her yanına istediği zaman etki edebileceğini sanırlar. Tabii ki durum hiç de öyle değildir. Ama insanların en uzun süre yaşadıkları ve en çabuk unuttukları şey, gücü elde etme süreçleridir.
İnsanların en son fark ettikleri şey de, düzeni kuran gücün maddi unsurlarındaki daralma ve zaaflardır. Çünkü bir gücün dünya düzenini kurmaktan başlayarak, o düzeni elden yitirme sürecindeki en son ana kadar göstermek istemediği şey, o gücün artık eski maddi imkanlardan yoksun olduğudur. O yüzden, maddi gücünün zayıfladığını algılayan devletler daha da saldırganlaşır; daha çok kendini göstermeye, gereksiz yere riskler almaya başlar. ABD’nin bugüne kadar dünyanın çeşitli yerlerinde yaptığı askeri operasyonlar ve muhtemelen yakında İran ve Kuzey Kore üzerinde yoğunlaşacak ısrarı buna güncel bir örnektir.
Maddi gücün bir elde yoğunlaşması kadar, aynı gücün diğerleri tarafından meşrulaştırılması da önemlidir. Aslında maddi güce sahip bir devletin dünya gücü olabilmesi, kendini meşrulaştıran söylemleri geliştirebilmesiyle mümkündür.
Meşruiyet kavramı, dünya düzeninin hukuki yanını ortaya koyar. Her düzen, hukukunu kendi dinamikleri ve gayeleri doğrultusunda oluşturur. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD’nin oluşturduğu serbest ticaret rejimi kadar, uluslararası savaş suçları mahkemesi gibi hukuki yapılar da hakim düzenin çıkarlarına göre şekillenmiş; ancak evrensel kılıflı yapılardır.
Merkezin maddi güç ile tesis ettiği düzenin mutlaka adalet, refah, iyi muamele, eşitlik gibi hukuki ilkelere yaslanması gereklidir. Soğuk Savaş zamanında dünya düzeninin ikiz merkezlerini oluşturan Sovyetler’de bu hukuk, eşitlik ve bağımsızlık söylemi üzerine kurulmuşken, ABD’de ise refah ve kişisel özgürlükler uluslararası bir hukukî standart oluşturmuştu.
Meşruiyeti sağlayan unsurlardan biri de, dünya düzeninin merkezini oluşturan siyasi yapı ve hukuki standardın uluslararası düzene aynen yansımasıdır. Liberallerin çoğuna göre bu, hem doğal, hem de istenebilir bir bağdır. Yani evdeki düzenin söylemi olan demokrasi, ulusların arasında da barışı, işbirliğini ve ekonomik refahı destekleyen bir düzenin kuruluş ilkesi olabilir. Oysa, böyle bir birebir ilkesel muadiliyet ve geçişkenlik hem kuvvet ile oluşturulmuştur, hem de kuvvet olmadıkça muhafaza edilmesi mümkün değildir. O nedenle yerel sistemlerin adının uluslararası düzenin de adı olması keyfiyeti, yalnızca söylemsel bir gerçek olarak ortada durmakta... Evet, her ilkenin, kuralın bir istisnası vardır. Ancak uluslararası düzenin liberal ilkelerinin vaat ettiği adalet, refah ve demokrasinin istisna alanları, kuralın kapsama alanından daha da geniştir. Bu da, ardında kuvvetin durduğu gri bir meşruiyet alanıdır. Yani, paradoksal olarak gücün, istediği kuralı istediği yerde istisnaya tabi tutacağı gösterilmedikçe ve bilinmedikçe, o kuralın, düzenin aslî bir parçası olması da güçtür. Güçlü olan, kuralı koyarken gücünü gösterdiği gibi, o kuralın uygulanmamasında da gücünü gösterir.
O halde meşruiyet sorunu nedir? Bir gücün kendi meşruiyetini, yani ahlakiliğini gerçekten tutarlı bir şekilde tanımlayıp tanımlamamasıdır. Böyle bir ahlakiliğin gerekli olmadığını; hatta tam tersini, yani gücün ahlakı belirlemesi gerektiğini savunan Machiavelli gibilerin pratiği hiç mevcut olmayan bir pratik değildir. Zira ahlak, gücün elinde esirdir; hatta çoğu kez onun en vurucu silahıdır.
 
Coğrafya
İnsanların geçerli ve gerçek bir dünya düzeni olduğuna inanmalarında ikinci belirleyici unsur, coğrafî algıdır. “Burası”, yani taşra ile “orası”, yani düzenin merkezi arasındaki coğrafî fark aslında bir iktidar kompleksinin de yatağıdır. Merkez, yani “orası”, her bakımdan “burası” için bir modeldir. Tarihte “küçük Amerika” kompleksinden evvel “küçük Roma” kompleksleri yaşanmıştı. Bu güç kompleksinin ilginç yansımaları, siyasi yapılarda olduğu kadar mimaride de görülebilir. Düzeni oluşturan devletin mimarî tarzı ve geliştirdiği yeni mimarî formatlar, taşrada hızla yeniden üretilir. Nitekim, bugün ABD dışında inşa edilen modern iş merkezleri, alışveriş merkezleri ve sinema gibi eğlence mekanlarının nihai tasarım başarıları Amerikan modeline yaklaşabilmeleriyle ölçülür.
Dünya düzeninin belirleyicisi olan devletin konumu, dünya algısının merkezini oluşturmaya başlar. Haritalar ona göre şekillenir, uçak seferleri o merkezlerden itibaren planlanır, savaş ve barış ile ilgili olduğu kadar ticaret ve kültürle ilgili önemli olaylar da düzenin merkezinde karara bağlanır.
Bu coğrafî etkide zoraki bir yön aramak gereksizdir. Ancak insanların neyin geçerli, estetik ve gurur verici olduğuna karar verirken “orası”nın belirleyiciliğinden kurtulması oldukça güçtür. Düzen telakkisi, coğrafyayı hem dışlar, hem de mutlak hale getirir. Bir yandan merkeze, yani “orası”na ulaşma imkanlarını ve alanını teşkil eder, bir yandan da “burası” ve “orası” ayrımını daha da sabit hale getirerek, düzenin sahipleri ile düzenin muhatapları arasındaki farklılık ve rekabet duygularının sivrilmesine yol açar.
 
Kültür
Düzen tasavvurundaki üçüncü boyut kültürdür. Merkezin kendine has kültürel kalıplarının dünyaya yayılması da düzen tasavvuruyla ilgilidir. Düzenler, aynı zamanda modeller demektir. Düzeni kuran ve yaşatan devletin yapısı, siyaset tarzı, iktisadî sistemi ve kültürel özellikleri, belirli bir güç halesi içinde taşraya yayılır. Roma düzeni, Romalılaşmış milletler; İngiliz düzeni, İngilizleşmiş milletler; Amerikan düzeni, Amerikalılaşmış milletler demektir.
“Burası” ile “orası” arasındaki fark, aşağılık kompleksi ve kültürel taklit ile kapatılmaya çalışılır. ABD’deki gibi giyinen, bina inşa eden, onlar gibi konuşmaya, hatta davranışlarını ayarlamaya çalışan toplumlar ortaya çıkar. Bu, Avrupa gibi Amerikan düzenine artık açıktan muhalefet etmeye başlamış güçler için de geçerlidir.
Merkezin dili, taşrada da geçerli bir dil haline gelir. Bugün Avrupa, Asya ve Afrika’da İngilizcenin yaygınlığı, İngiltere’nin imparatorluk bakiyesinin üzerine inşa edilmiş Amerikan hakimiyetiyle ilgilidir. Bugün, taşrada yaşayan bir Hintli veya Türkün nihai olarak eğitim almak istediği okullar artık İngiliz tarzı değil, Amerikan tarzı okullardır. Bunun için de ABD’ye gitmek artık gereksizdir. Amerikan tarzı düşünüş, davranış ve bilgi üretme artık taşrada kurulan okullarda da bulunmaktadır.
Kültürel hakimiyet, düzen sahibi güçlerin maddi güçleri eriyip bittikten sonra bir süre daha devam edebilen bir düzen unsurudur. En son o kale çöker. Kısacası, dünya düzeni savaş meydanlarından, diplomasi salonlarından ve ticaret borsalarından daha fazla zihinlerde kurulan bir kurgudur. Her düzen böyle bir zihnî temele oturur. Oradan alaşağı edilmesi de aynı yoldan olur.
Tarihin yazgısı değişmez: Düzeni bozuk iktidar sazı, zihinlere ve vicdanlara ahenk veremez. O zaman yeni bir saz ile, yeni bir fasla dalma vaktidir işte.

Paylaş Tavsiye Et