Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (October 2006) > Yüzleşiyorum > Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!
Yüzleşiyorum
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!
Mustafa Özel
FELLUCE katliamı, Amerikan yönetiminin bir dünya düzeni kuramayacağının nihaî senedidir. Amerikan İmparatorluğu tarzında bile olsa, bir dünya hükümeti ilkeli ve merhametli davranmak zorundadır. Felluce’de sergilenen ne özgüvendir, ne de evrensel bir iddia. Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!
Tarihe yön verenler, özgüven ile alçakgönüllülüğü birleştirebilenlerdir. İddialı fakat mütevazı olanlar. İlkeli hareket eden, ezmeden boyun eğdirenler. Özgüven ile haddini bilme arasındaki denge, başta devletler olmak üzere, büyük-küçük bütün beşerî örgütlerin yaşama sırrıdır. Uzun ömürlü örgütler, belirli bir uğrakta en güçlü görünenler değil, uzun vadede bu dengeyi en sağlıklı kurabilenlerdir.
Yedi asır geriye gidip, Osmanlıların kuruluş dönemini göz önüne getirelim. Söğüt yaylasında at koşturan bir avuç cengâver. Anadolu’da kendilerinden çok güçlü beylikler hüküm sürüyor: Karaman, Menteşe, Saruhan, Germiyan... Bir nesil sonra, hiç birinden eser yok ve Osmanoğulları batıya açılışın öncülüğünü yapıyor. Bu ne kör bir tesadüftür, ne ilahî bir kayırma. İbn Haldun’u yinelersek, Allah tarihe müdahale etmez!
Beyliklerin kısa ömürlülüğü, ufuklarının kısalığındandı. Gücü tek boyutlu, yani sadece fiziksel (askerî) güç olarak algılıyorlardı. Osmanoğulları içinse güç en az üç boyutluydu: Bilgi, ekonomi ve askerlik. Bilgiyi merkeze almayan hiçbir güç meşru ve etkin olamaz. İlim ehliyle yakın ve ciddi temas, sadece eylem adamlarının konumlarını ahali nezdinde meşrulaştırmakla kalmaz, eylemcilerin hayallerini tasavvura dönüştürür. Tasavvura dönüşmeyen, kafada önemli ayrıntılarıyla canlanmayan hayaller eylemciye yük olur. Emsalsiz Moğol gücü, hayalden tasavvura geçemediği için, ancak yıkıcı oldu; yapıcı ve dolayısıyla kalıcı olamadı.
Osman Gazi ve halefleri için gücün ikinci boyutu ekonomik idi. Esnafla, ahî örgütleriyle sıcak temas içindeydiler. Ticaret ve zanaat erbabı kavgadan hazzetmez; çalkantılı bir ortamı çıkarlarına uygun bulmaz. Onları yatıştırmak, eylemlerinizin kargaşa değil, düzen amaçladığına inandırmak zorundasınız. Orhan Gazi, askerlerine ahî elbiseleri giydirir; Murat Hüdavendigâr esnafa (bugünkü organize sanayi bölgelerine benzer) arazi tahsisinde bulunurdu.
Gücün üçüncü boyutu şüphesiz askerî olandı ve Osmanoğulları bu alanda rasyonel bir ciddiyet içindeydiler. Yıldırım Bayezid bu ciddiyeti bozdu ve haddini aşarak (hiç gerekli olmadığı halde) Emir Timur’a sataştı. Ankara Savaşı Osmanlı gücünün askerî ayağını kırdığı halde, Osmanlı sistemi yıkılmadan diğer iki ayak üzerinde uzunca bir süre durabildi. Şayet güç anlayışları diğer beyliklerdeki gibi tek boyutlu olsaydı, Timur darbesi Osmanlıların sonu olurdu. Tıpkı 20. yüzyıldaki Alman gücü gibi. Almanya sadece Hitler’in savaş makinesinden ibaret olsaydı, II. Dünya Savaşı Alman varlığının sonu olurdu.
Bugün de ister ABD, ister Almanya veya Türkiye olsun; bütün devletlerin, bütün toplum-devlet sistemlerinin ayakta kalması, “özgüven/haddini bilme” dengesine bağlıdır. Amerikalılar sadece özgüvenle hareket edip hadlerini aştıkları ölçüde bocalayacak ve küresel imparatorluk hayalini imkansızlaştıracak sayıda düşman kazanacaklardır. Gerçek ilim ehli yerine, başvurdukları (kullandıkları) ciddiyetsiz akademisyenler, imparatorluk hayalinin tasavvura dönüşmesine katkıda bulunamaz. Almanya sadece (askerî bakımdan) haddini bilip, ulaştığı ekonomik ve giderek siyasî gücü bir özgüven kaynağı haline getiremezse, tarihin muhteşem seyircilerinden biri olur. Türkiye’ye gelince...
 
Soros Haksız mıydı?
Bir süre önce ülkemizi ziyaret eden meşhur ve meş’um finansör George Soros, “Türkiye’nin en değerli ihraç metaı, ordusudur!” dediğinde bir çoğumuz ateş püskürmüş, bunu ülkeye ve orduya hakaret saymıştık. Dünyanın dört bir yanında olduğu gibi, Türkiye’de de kazanç (hem de spekülatif, hatta manipülatif kazanç!) peşinde koşan bir para tüccarı niçin hakaret kastı taşısın? Bence, Yahudi banker bilerek veya bilmeyerek, bize ciddi bir muhasebe için ipucu veriyordu.
Türkiye denen sosyo-politik varlığın bilgi ve ekonomi ayakları askerî ayak kadar sağlam değildir ve bunun sorumluluğu kısmen askerî ayağa aittir. Askerî gücün son iki yüzyıldaki bütün iç müdahaleleri toplum-devlet sistemimizin küresel sistem lehine zayıf düşmesine yol açmıştır. Sadece son 28 Şubat müdahalesi, meşru siyasî otorite yerine hortumcuları ikame etmek suretiyle, iç borçları beş yılda 20 milyar dolardan 120 milyar dolara yükseltmiş; dış borçların eklenmesiyle nominal milli gelir rakamını aşan bir toplam borçla uluslararası ilişkilerde pazarlık gücümüzü neredeyse yok etmiştir. Soros’a hiç dil uzatamayacak olanlar, yüksek faiz terörünü himayesine alan bu münasebetsiz müdahaleye şapka çıkaranlardır. Ancak, eğer gerçekten en önemli ihraç malımız, daha kapsayıcı bir ifadeyle, en büyük küresel güç kaynağımız ordu ise, bu gücü değerlendirecek bilgi/siyaset odağı ile, onu gelecekte daha büyük bir güce tahvil edecek olan ekonomi odağının kavrayış düzeyleri hayatî önem kazanmaktadır.
Şurası giderek belirginleşiyor: ABD, ekonomik bakımdan (görece) gerilediği müddetçe, ortaya çıkan güç açığını askerî yollarla kapatmaya çalışacaktır. Aslında kapitalizmin mantığına çok da aykırı bir durum değil bu. Girişimcilerle generaller elli yıl öncesine kadar hep kol kola yürümüş değil miydiler? Asya pazarlarını Avrupa kapitalizmine açan Doğu Hind kumpanyaları birer şirket-devlet değil miydi? Asya tüccarı karşısında normalde rekabet edemeyen bu yüksek maliyetli işletmeler, cebir yoluyla baharat, kumaş ve ipek ticaretini tekellerine almadılar mı? Bilahare İngiltere Hindistan’ı, Fransa Hind-î Çin’i, Hollanda Endonezya’yı sömürgeleştirmedi mi? Almanya 19. yüzyılın ikinci yarısında ekonomik bir güç olarak meydana çıktığında, ilk talebi “adil bir emperyalizm!” olmadı mı?
20. yüzyılın iki büyük savaşı, adil emperyalizm talebinin sonucuydu. Almanlar, dünya pazarlarının ve ham madde kaynaklarının yeniden paylaşılmasını istiyorlardı. İki defa yenilip geri çekildiler. Japonlara da atom dersi verildikten sonra, militarizmin maskelenmesi mümkün ve cazip oldu. Modern kapitalizmin 500 yıllık tarihinde, askerî gücün geride (en azından, perde arkasında) durduğu bir tek dönem varsa, 1945-1990 arasıdır. Bu tarihten sonra ABD, kimsenin adil emperyalizm talebiyle ortaya çıkamayacağı bir Yeni Dünya Düzeni arayışına girdi. Düzenin hedefi, kapitalist sistemin işleyişini başlıca rakipler için yüksek maliyetli hale getirecek bir küresel-emperyal yapının kurulmasıdır. Temel stratejik aracı BOP olan bu arayış, sermaye gücüyle artık mümkün olmayanı silah zoruyla elde etme girişimidir. Soros ve benzeri kozmopolit kapitalistlerin bir endişesi de bu olmalıdır. Bushlar kazandıkça, Soroslar kaybedecektir.
 
BOP ile BAP Neyimiz Olur?
BOP, Büyük Ortadoğu Projesi. Küresel Amerikan imparatorluğunun revakı. BAP, muhtemel BOP’a karşı, elli yıldır oluşturulmaya çalışılan Batı Avrupa Paktı. AB, bu paktın Güney ve Doğu Avrupa’yı içine alarak kıtalaşması. BOP, bir yandan BAP’ı çembere alma; diğer yandan Asyalı bir gücün yahut (Huntington’ın ima ettiği gibi) bir güçler ittifakının tarih sahnesine çıkışını engelleme girişimidir. Ne BOP Türkiye’siz gerçekleşebilir, ne BAP Türkiye’siz bir dünya gücü olabilir. Türkiye’nin her ikisine karşı da kendini koruyabilmesi ve her ikisiyle ilişkisinden devşirebileceği güç, özgüven derecemize bağlıdır. Özgüvenimiz ne kadar yüksekse, ABD ve BAP’ı o kadar hadlerini bilmeye zorlayabiliriz.
Türkiye coğrafî, tarihî ve kısmen kültürel bakımdan Avrupalıdır. Türk toplum-devlet sisteminin 700 yıllık felsefesi adeta “Asya’yı emniyete al, Avrupa’ya açıl!”dır. Bugün Avrupa’nın ötesinde Türkiye için hayat yok. Ekonomik ilişkilerimizin %50’si Avrupa’yla, sadece %5’i Amerika’yladır. Asya ise dünya tarihine yeniden çıkmaya hazırlanıyor. Önümüzdeki dönemin felsefesi “Avrupa’yı emniyete al, Asya’ya açıl!” olmalıdır.
AB, Türkiye’yi içine alır mı? Açıktır ki, ihtiyacı olmazsa, almaz. Hem Asya’ya açılabilmek (yeni adil emperyalizm!), hem BOP’u sabote edebilmek, hem de Müslüman dünyayla daha derin ilişkiler geliştirebilmek için, Türkiye’nin desteğine muhtaçtır. Buna rağmen, 10-15 yıl boyunca, istediklerini makul ölçüde elde ettikten sonra, Türkiye’nin üyeliğini geri çevirebilir. Türkiye bakımından önemli olan nihaî üyelik değil, söz konusu 10-15 yılın verimli geçip geçmeyeceğidir. Eğer bu süreçte Türkiye ekonomik gücünü pekiştirir, rasyonel bir siyasî yapı oluşturur, silahlı kuvvetlerini de modernleştirip donanım yönünden dışarıya fazla bağımlı olmaktan kurtarabilirse, AB üyeliğini belki kendisi geri çevirir. AB üyeliğini medenileşme fırsatı sayanlar ile AB sayesinde birçok temel hakkın otomatik olarak tahakkuk edeceğini düşleyenler, Avrupa medeniyetinin nasıl bir hak gaspı üzerine bina edildiğini kavrayamamış olanlardır.
Nermi Uygur, 52 yıl önce felsefe tahsili için Almanya’ya gider. Galatasaray Lisesi’nin Latince bölümünü ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe bölümünü bitirmiş olan 27 yaşındaki delikanlı “Avrupa’ya ilk adım attığı gün, başından aşağı boşanıveren bazı şeyleri” şöyle şiirleştirir:
 
gerginler;
kendilerinden olmayanlarla gizli gizli alay
edermişçesine bir davranıştalar;
görünüşe aşırı önem veriyorlar;
örtük açık hep ‘Biz haklıyız!’ demeye getiriyorlar;
kasılıyorlar;
çok konuşuyorlar;
sürekli bir savunma içindeymişler gibi;
mal varlıkları azalacak diye ödleri kopuyor.
 
Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçmesine rağmen Avrupalı psikolojisinde değişen bir şey olduğunu söylemek zor. Şimdi de gerginler, kendilerinden olmayanlarla alay ediyorlar, hep kendilerini haklı görüyorlar, kasılıyorlar ve mal varlıkları azalacak diye ödleri kopuyor. Avrupalının psiko-felsefî durumunu kavramadan, öyle “Bizans ortak mirası”na filan dayanarak uzun vadeli beraberlikler düşlemek hayalperestliktir. Avrupa insanı, son birkaç yüzyılda peş peşe yaşadığı ‘devrimler’ yüzünden, kendine ve dünyaya yabancılaşan bir şizofrendir.
16. yüzyıldan itibaren Avrupa insanı kozmolojik (Kopernik), ontolojik (Dekart) ve epistemolojik (Kant) düzlemlerde birbirini tamamlayan fikrî devrimler yaşayageldi. Bunları kavramadan Avrupa ruhunun dramına nüfuz edemeyiz. Bu devrimler, aynı zamanda, insanoğlunun bağrından çıktığı dünyaya yabancılaşması ile sonuçlanmıştır. Richard Tarnas, bu yabancılaşmaların baliğ olduğu durumu, Gregory Bateson’ın “çifte çıkmaz” diye adlandırdığı şizofrenik duruma benzetiyor: Karşılıklı çelişik taleplerin kişiye uygun hareket imkanı bırakmadığı çetrefil durak. Bateson’ın görüşleri de nihayet bir teori; yani tartışmasız gerçekliğe tekabül etmiyor. Fakat yine de Avrupalının sıkıntılı durumunu anlamamıza ışık tutuyor. (Felsefî tahlilden hazzetmeyen okuyucular bundan sonraki bölümü atlayıp sonuç bölümüne geçebilirler!)
 
Yabancılaşma, Şizofreni ve Tahakküm
Bateson’ın formülasyonunda, çocuk ile şizofrenojenik anne arasında oluşan çifte çıkmazın dört temel ilkesi vardır: 1. Çocuğun anneyle ilişkisi hayatî bağımlılık tarzındadır; dolayısıyla onunla iletişiminin doğru seyretmesi büyük önem taşımaktadır. 2. Çocuk anneden farklı düzlemlerde çelişik ve birbirini tutmaz enformasyon almakta, mesela, annenin sözleri sözel-olmayan bağlama uymamaktadır (Kaşlarını çatıp, “Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun!” demesi gibi). 3. İletişime vuzuh kazandırmak veya çelişkiyi çözmek hususunda çocuğa soru sorma fırsatı verilmemektedir. 4. Çocuk, alanı (yani ilişkiyi) terk edememektedir. Böyle durumlarda, çocuğun iç ve dış gerçeklikleri algılaması çarpıtılmakta ve ciddi psikopatolojik sonuçlar doğmaktadır.
Kopernik, dünyanın kâinatın sabit merkezi olmadığını, daha da önemlisi, gök cisimlerinin hareketlerinin dünyadaki gözlemcinin hareketiyle açıklanabileceğini söylediği zaman, modern zihnî paradigma oluşmaya başladı. Nesnel dünyanın görünürdeki durumu öznenin durumuyla belirleniyor, insanoğlu kadîm dünyanın kozmik rahminden çıkıyor, devasa ve gayr-i şahsî bir kâinatta göreli ve periferyal bir konuma yerleşiyordu. Dekart ile Kant, Kopernik devrimini felsefî düzlemde devam ettirdiler.
Özerk ben’in, anlamaya ve hükmetmeye çalıştığı nesnel dış dünyadan temelden farklı ve ayrı olduğunu ilk defa tam olarak ‘kavrayan’ ve ‘açıklayan’ Dekart oldu. Onun eksik bıraktığını Kant tamamladı. Dekart, kozmolojik devrim ile epistemolojik devrim arasındaki köprüydü. Epistemolojik dönüşümü anlamak son derece önemlidir. Eğer insan aklı dış dünyadan temelli biçimde ayrı ve farklı idiyse ve eğer insan aklının doğrudan ulaşabildiği tek gerçeklik kendi öz tecrübesi idiyse, o zaman aklın kavradığı dünya son kertede sadece “aklın dünyaya dair yorumu”ydu. İnsanoğlunun tüm bilgisi, aklın yorumlarından ibaretti. Özne ile nesne arasındaki uçurum doldurulamazdı.
İnsanoğlunun kozmik merkezden uzaklaştırılması Darwin ile zirveye ulaştı. Artık mahlukatın şahı değil, milyonlarca gelip geçici türden biri olmuştu. Bir zamanlar kozmosun soylu merkezinde taht kuran bu yaratık, şimdi bilinmeyen bir yıldızın etrafında dönen şu küçük gezegenin önemsiz misafiriydi.
Kant, aslında modernden postmoderne geçişin başlatıldığı uğraktır. Modern bilinçte Kopernik’in başlattığı kozmolojik yabancılaşma ve Dekart’ın başlattığı ontolojik yabancılaşma, Kant’ın başlattığı epistemolojik yabancılaşma ile tamamlandı. Bu üç katlı hapishaneden Bateson’ın tahliline döner ve anne yerine dünyayı, çocuk yerine de insanoğlunu koyarsak, modern çifte çıkmazın mahiyetine nüfuz edebiliriz: 1. İnsanoğlunun dünyayla ilişkisi hayatî bağımlılık türündedir; dolayısıyla bu dünyanın mahiyetini doğru kavramak kendisi için çok mühimdir. 2. İnsan aklı dünyadaki konumuyla alakalı olarak çelişkili ve uyumsuz malumat almakta, bu yüzden eşyaya dair iç psikolojik ve ruhî anlayışı bilimsel meta-iletişimle tutarsızlaşmaktadır. 3. Epistemolojik bakımdan, insan aklı dünyayla doğrudan iletişim kuramamaktadır. 4. Varoluşsal bakımdan, insanoğlu sahayı terk edememektedir.
Tarnas’a göre, Bateson’ın psikiyatrik çifte çıkmazı ile modern varoluşsal durum arasındaki fark sadece derece farkıdır, mahiyet farkı değildir. Bu çıkmazı aşmanın bir yolunu Nobel ödüllü bilim adamı Ilya Prigogine öneriyor. Prigogine’e göre, hakiki bilim insanoğlu ile tabiat arasında bir diyalogdur. Bilen ile bilinen arasında tek yönlü denetim değil, karşılıklı etkileşim vardır. Batı insanının birkaç asırlık çabası, bilen öznenin ruhsuz nesneyi denetim altına almasına yönelik oldu. Verdiği emirlere uydukları için kölelerini anladığını sanan efendi kördür. Denetlenebilen şey, hiçbir zaman tam gerçek olamaz; gerçek olan hiçbir zaman tam denetlenemez. Bilimin klasik ideali olan “zamansız, hatırasız, tarihsiz bir dünya” Huxley, Kundera ve Orwell’in tasvir ettikleri totaliter kâbuslara benziyor. Bilim aklın gücünü putlaştıran Prometeci tasviple başladı, fakat yabancılaşmayla noktalandı: İnsan hayatına anlam veren her şeyin inkarıyla. Dünya vizyonumuzda yeni bir tevhide gidebiliriz ve bilim bu yeni tutarlılığın tanımlanmasında önemli bir rol oynayabilir.
Tedirgin ruhlu Avrupalı için hakiki bilgi nesnel (objektif) olandı. Nesnel bilgi, öznenin (insan) nesneye (tabiat) hükmetmesi, onu tam denetim altına almasıyla elde edilebilirdi. Pozitif bilimdeki bu anlayış, 19. yüzyılda sosyal bilime de geçti: Avrupalı olmayan (gayr-i medenî) dünya, ancak Avrupalı öznenin anlayabileceği bir nesneden ibaretti. Anlaması için de, ona hâkim olması gerekiyordu. Beyaz Adam’ın yükü gerçekten çok ağırdı!
Özetle, Avrupalının ruhundaki tahakküm arzusu kadîm bir kaderden çok, 16. asırdan bu yana hem kozmik, hem zihnî düzlemde sürdürülen “nesneye hükmetme” arayışının eseridir. Nesne, hem tabiattır, hem öteki insanlar. Atomaltı araştırmalarında bile, hakikat bilgisinin ancak nesneyle diyalog halinde elde edilebileceğini söyleyen yeni bilim adamlarının sesi henüz büyük tahakküm aygıtlarına (devletler/şirketler/ordular) ulaşabilmiş değil. Türkiye devleti ve toplumu böyle bir tahakküm sistemiyle ilişkiye girdiğinin bilincinde olmalıdır. Dinler veya medeniyetlerarası diyalog çağrısında bulunanlar da, Batı insanının bugün gerçekte hangi ‘din’in mensubu veya kurbanı olduğunu bilerek hareket etmelidirler.
 
Tek Muhalefet Odağı: Türkiye
Başa dönecek olursak, Türkiye’nin asıl gündemi AB üyeliği filan değil, Felluce katliamıdır. Irak, bizim evimizdir. Haydi, ulus-devlet gerçekliğini de göz önünde tutarak, bahçemizdir diyelim. Bahçemizi yıkan, evimizi de yıkabilir. Kabadayıya hizmet teklif etmekle, belayı başımızdan def edemeyiz.
Avrupa’nın, güçsüzlüğünü erdem diye pazarlamaya çalıştığını biliyoruz. Rusya, yeniden ölüm silahlarının gölgesine sığınmaya çalışıyor. Çin, insanlığa herhangi bir değer sistemi değil, sadece ucuz mallar teklif ediyor. Japonya saman altından su yürütüyor. Böyle bir ortamda, Türkiye’nin dış siyaseti bir yandan Amerikan gücünü AB ve Rus gücüyle dengelemeye; diğer yandansa, ilkeli bir duruşla bölgenin ve giderek dünyanın gerçek muhalefet odağı haline gelmeye ayarlanmalıdır. Özgüvenli fakat ölçülü bir muhalefet odağı.

Paylaş Tavsiye Et