Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (July 2007) > Yüzleşiyorum > İslam ülkesinde solculuk
Yüzleşiyorum
İslam ülkesinde solculuk
Mustafa Özel
LİSE yıllarımda solculuğu seviyor, solcuları sevmiyordum. Üniversite yıllarımda bazı solcuları sevdim, solculuktan kuşkulanmaya başladım. Şimdi çoğu solcuları sevmiyor, fakat tarihte belki ilk defa solcu olmanın vaktinin geldiğini düşünüyorum.
Lise yıllarımda solculuğu seviyordum çünkü yoksul ve adaletsiz bir ortamda yaşıyordum. Solculuk adaleti, eşitliği, sömürüsüz ve görece müreffeh bir dünyayı vaat ediyordu. Çocuk muhayyilem bunlarla kanatlanıyor, ne cami vaazları, ne de gizlice gidip dinlediğimiz Ülkü Ocağı nutukları bu meselelere tatmin edici cevaplar veriyordu. Solcuları sevmiyordum, çünkü söze tanrıtanımazlıktan giriyor, ırkçılıktan çıkıyorlardı. Tanıdığım bütün solcular “dinsiz-imansız ve Kürtçü” idiler. İktidar sahiplerinin dini bir araç olarak kullanabileceklerini aklım alıyordu; fakat bu, her türlü ‘ideoloji’ için geçerli değil miydi? Birilerinin dini kullanması, Tanrı’nın olmadığına mı delalet ediyordu? Biraz felsefe, biraz doğa bilimi, biraz ideoloji kokan argümanları ikna edicilikten uzaktı. Sağcıları Türkçülükle suçluyor, kendileri Kürtçülük yapıyorlardı. Sui misal, emsal olur muydu?
Üniversite yıllarımda tanıdığım solcular daha rafineydiler. Gerçi Boğaziçi’nde de Ağrı’dakilere taş çıkartan “hanzo solcular” yok değildi; fakat rahat konuşulabilir “eli yüzü düzgün ve samimi” solcular da vardı. Ayrıca Attila İlhan’ı, Kemal Tahir’i, İdris Küçükömer’i keşfetmiştim. Bunların da dinî inançları olmayabilirdi; fakat toplumculuğu ateizm ve ırkçılık batağına sokmuyorlardı. Onlarla ülkeyi ve dünyayı, bireyi ve toplumu güvenle ‘konuşabiliyordum’.
 
Her Kapıya Anahtar: Diyalektik
Üniversite yıllarında felsefî tartışmalarımızın anahtar kelimesi ‘diyalektik’ idi. Her kapıya uygun bir anahtar. İngilizceyi biraz söker gibi olunca, ilk anlamaya çalıştığım kavram buydu. Fakat okudukça kafam karışıyor, soruyor, cevap bulamıyordum. Ana kaynak, Hegel’di. Evrensel bir Akıl’dan söz ediyordu Alman filozof. İngilizce metinlerde Mind diye geçen kavramın orijinalininse Geist (Spirit) olduğu belirtiliyordu. Türkçeye birini Akıl, diğerini ise Ruh şeklinde çevirmek daha uygundu. Kimin aklı, kimin ruhuydu bu? Benim, senin, onun, herkesin. Bütün bu tek tek akıllar, Evrensel Aklın tezahürleriydi. İlerledikçe, dinî demesek de, son derece mistik bir alanda buluyorduk kendimizi. Evrensel Akıl, belki de Tanrı’ydı. Tanrı, belki bütün evrendi. Tarih, bu evrensel aklın mantıken zorunlu bir yolda ilerlemesiydi.
Diyalektiğin toplum boyutunu anlamak için Efendi/Köle ilişkisini açıklamak gerekiyordu. Kendi bağımsız kişiliklerinin farkında, fakat Evrensel bir Aklın tezahürleri olduklarını bilmeyen bu iki kişi birbirini hasım sayıyordu. Husumet çatışmaya, sonuçta birinin diğerini köleleştirmesine yol açıyordu. Görünürde efendi her şey, köle ise hiçbir şeydi. Gerçekteyse çalışan ve çalışmasıyla doğal dünyayı dönüştüren köleydi. Köle çalışmakla tatmin oluyor ve öz-bilincini geliştiriyor; efendi ise köleye bağımlı kalıyordu. Nihaî sonuç, bu iki bağımsız varlık arasındaki çatışmanın, kölenin özgürleşmesi suretiyle aşılmasıydı.
Akıl evrenseldi, fakat tek tek akıllar bu ortak evrensel mahiyetin farkında değildiler. Hegel bu duruma “Aklın kendine yabancılaşması” diyordu. Evrensel Aklın tezahürleri olan insanlar, aynı aklın tezahürü diğer insanları yabancı veya hasım görüyorlardı. Oysa hepsi aynı büyük bütünün parçalarıydı.
Hegelciler iki gruba ayrılıyorlardı. Sağ Hegelciler, insan toplumunu Evrensel Aklın tezahürü sayıp haklılaştırıyor (“Reel olan, rasyoneldi.”); Sol Hegelciler ise mevcut toplum düzenine başkaldırıyorlardı (“Rasyonel olmayan, reel olamazdı!”) Başı üstünde durduğunu iddia ettiği Hegel’i ayakları üstüne oturtan Marx, Efendi/Köle diyalektiğini toplum gruplarına (sınıflarına) uyguluyordu: Ekonomi, insan yabancılaşmasının ana biçimiydi; insanlığı ekonominin hükümranlığından kurtaracak maddî güç ise işçi sınıfındaydı.
Okudukça hayranlık ve şaşkınlığım artıyordu. Muhteşem laf ebeliğine hayran oluyor; fakat bunun milyonlarca insanı yüz yıldır nasıl da uğraştırdığına şaşıp kalıyordum. Sosyalizm dedikleri, bir tür anti-kapitalizmdi. Kapitalizmdeki hemen her şeyi tersine çevirdiniz mi, ortaya sosyalizm çıkıyordu! Piyasa ve mülkiyet iki büyük düşmandı. Argümanlar büyüleyici, fakat ikna edicilikten uzaktı. Anlıyordum ki, orta yerde bir toplum mücadelesi varsa, önemli olan argümanların sağlamlığı değil, şiiriyetiydi. Bir şiirdi Marksçılık, bir dindi. İnsanlar mısra ve ‘ayetler’ mırıldanarak ölüme koşuyolardı.
 
Nâzım’dan Ecevit’e Türk Solu
Türkiye’nin en ünlü Marksçısının da bir şair olması rastlantı değildi. Nâzım Hikmet, “mektepten memlekete” dönememiş talihsiz bir aristokrattı. Kaba maddecilik, o ince ve dürüst adamın mezarı oldu. Kendinden önce “yatılı okumuş” çok sayıda Türk aydını vardı. Bir kısmı kör topal memlekete dönebilmiş, diğerleri kaybolup gitmişlerdi. Nâzım Hikmet, yirmi yaşında insanlığın ezelî ve ebedî bütün meselelerini çözen formülü bulduğuna inan(dırıl)dı. Hayatına da yazık etti, şiirine de. Ne kendi toplumunun tarihini tahlil edebilecek hazırlığı vardı, ne Batı tarihini. Şiirindeki Bedreddin bir Anadolu bilgesi olmaktan çok, bir 19. yüzyıl Alman filozofuydu.
Nâzımların bedenleri değil, ruhları kaçaktı. Hakikî bir cumhuriyette, can güvenliği içinde yaşasalar, “bu cennet vatanı” terk etmeyi düşünmezlerdi. Nitekim Şair Nâzım, sığınmak zorunda kaldığı Stalin’in ne denli bir insan düşmanı olduğunu anlamakta gecikmemiş, sahnelenmesi Maxime Rodinson’u Fransız Komünist Partisi’nden kovduracak İvan İvanoviç’i yazmıştı. İvan’ın varlığı ya da yokluğu Stalin için önemli değildi. Nâzım anlamıştı ki, Marksçılık sadece bir dünya görüşü değil, siyasî elitler arası rekabette üretim sürecinin putlaştırılmasıdır. İnsan bu süreçte makineden farksız bir alettir sadece. “Makineleşmek isteyen” şairin düşkırıklığını tahayyül edin!
Avrupa’da sol siyaseti öldüren, refahtı; Rusya ve Çin’deyse refahsızlık. Refah devleti (veya sosyal devlet) düzenlemeleri sayesinde, Batılı işçilerin hayatları katlanılabilir hale getirildi. Emeklilik, sağlık, işsizlik sigortaları ile, işçi sınıfı Sistem’le bütünleştirildi. İdris Küçükömer bunu çok iyi kavramış solcularımızdandı: “Ve nihayet işçiler, kapitalist düzenin esasta temeline dokunmaksızın bazı kazançlar, tavizler alarak kapitalizmle büyük ölçüde tamamlaştılar. Bu tamamlaşma ile işçiler sınıf bilincinden uzaklaşırken, tamamlaşmanın maliyetini kısmen kendileri yükleniyordu. Fakat asıl maliyet sömürge ve yarı-sömürge halklar üzerine yıkılıyordu. Gittikçe büyüyen işçi sınıfının talepleri, sömürgelerden yapılan istismar ile nispî olarak karşılanıyordu. Böylece Batı’da sınıflar ve gruplar arasında geçici ve nispî bir denge kuruluyordu. Devlet sanki toplumdaki sınıflardan ayrı, otonom, bitaraf, sınıflarüstüymüş gibi duruyordu. Kapitalistler şimdilik bunu başarmış gözüküyorlar. Aslında mülkiyet ve sınıf meselelerini geçici olarak sömürge ve yarı-sömürgelere ihraç etmiş bulunuyorlar.”
Rusya’da sosyalizm, sanayileşmeyi sağladı; fakat modern topluma giden yolu tıkadı. 1917 Devrimi, Rusya’yı kapitalist meta ağlarından kurtararak, ona sömürebileceği bir alt-alan sağladı. Bu imkân, müteakip yarım yüzyılda Rusya’yı Avrupa ve ABD karşısında ciddiye alınabilir bir güç durumuna getirdi. Fakat bilim ve teknolojideki hızlı değişim, bireysel inisiyatifi yok eden bir toplum sistemiyle takip edilemezdi. Glasnost ve Perestroyka, yoksullaştırıcı sol siyasetin iflasını ilan etti. Hemen hemen aynı yıllarda, Çin kendi Perestroykasını devreye soktu. Sosyalizm Çin’i de yoksullaştırdı, fakat bir arada tutarak, kapitalizme kolay lokma olmasını önledi. Bölünmeyen Çin’in neler yapabileceğini son çeyrek yüzyılda bütün dünya gördü.
Rusya ve Çin’de sol siyaset devlete hakimdi. Türkiye’de ise devlet, sol siyasete hakim oldu. 1960’larda, yükselen gerçek “halkçılık” dalgasını kırmak üzere, Cumhuriyet rejiminin iki numaralı ismi İsmet İnönü, Cumhuriyet Halk Partisi’ni ortanın soluna kaydırdı. Bülent Ecevit bu kayışa hız kazandırdı. Fakat kırk yılda ancak bir arpa boyu yol alarak, sonunda MHP ve Kemal Derviş (yani İMF) ile koalisyon sayesinde geçici bir iktidar zevki yaşadı. Devletçi değil, gerçekten toplumcu bir siyasetin imkânlarını hiç aramamış, hiçbir şeyi olduramamış şair, sonunda yine şiirin büyüsüne sığındı: “Bir Şeyler Olacak Yarın.” Bekle bakalım.
 
Eski Solcular, Kırpılıp Star Oldular!
Yazımın üçüncü cümlesine geri dönüyorum: “Şimdi çoğu solcuları sevmiyor, fakat tarihte belki ilk defa solcu olmanın vaktinin geldiğini düşünüyorum.” Çoğu solculardan hoşlanmıyorum, çünkü laf ebeliğini sürdürmekten başka bir şey yaptıkları yok. Üniversite yıllarımın solcularından eser kalmadı. Bir kısmı reklamcı oldu, bir kısmı medyacı; bir kısmı yönetici, bir kısmı iş adamı. Reklamcılar, meslekî başarı bakımından diğerlerine fark attılar. Solculuk, hayal güçlerini bilemiş; onları ‘yaratıcı’ hale getirmişti. Yaratıcılıklarını marka sloganı geliştirmeye hasrettiler. Medyacılar, Batılı meslektaşlarının şablonlarını kullanmanın ötesine gidemiyor. Ağızlarına verilen “Siyasal İslam,” “Kamusal Alan” gibi sakızları çiğnemekle meşguller. Yönetici ve iş adamlarına diyeceğim yok. Üniversitede ders çalışmaya fazla vakit bulamadıklarından, notları pek yüksek değildi. Fakat örgütçülüğü iyi öğrendikleri ve az-çok risk-sever oldukları için, bugün sayısız çalışkan öğrencinin patronudurlar.
Eski solcuların kırpılıp kırpılıp yıldız (star!) yapıldığı bir dönemde, insanlık ciddi bir sınav geçiriyor. Küreselleşme, ya kapitalizmin küreselleşmesi olacak, yani bir avuç sermayedar dünya nüfusunun büyük bölümünü istismar etmeye devam edecek; ya da çevre, merkezi kuşatacak, dönüştürecek ve hakikî bir küreselliğin önünü açacaktır. Solculuk, bu mücadelede, merkezde üretilen fikirlere muhalefetle başlayacak; alternatif bir fikirler manzumesi sunmakla taçlanacaktır.
Hegel, “Evrensel Aklın tezahürleri olan insanlar, aynı Aklın tezahürü olan diğer insanları yabancı veya hasım görüyor. Oysa hepsi aynı büyük bütünün parçalarıdır” diyordu. Bunu dediği halde, Avrupalıları, özellikle de Almanları, Evrensel Aklın en büyük marifeti sayıyordu. Asyalı ve Afrikalılar, başka bir aklın eseri, başka (ve daha küçük) bir tanrının yaratıklarıydı. Huntington, Hegel’in devamıdır. İcat ettiği Medeniyetler Çatışması, hakikî medeniyet (Avrupa) ile süflî medeniyetlerin (= İslam ve Konfüçyanizm) çatışmasıdır!
Solculuk haksız güce muhalefetse, kapitalizmin ulusal nitelik taşıdığı 19. yüzyılda sınıf temelli olabilirdi. Kapitalizmin küreselleştiği 21. yüzyıldaysa, solculuk medeniyet temelli tanımlanmak zorundadır. İslam ülkesinde, kendini İslam’a kapatarak sola açmak mümkün değildir. Böyleleri, olsa olsa, “halkının yüzde 99’unun Müslüman olduğu” ülkeye “İslam ülkesi değil!” diyenlerle aynı saftadır. Devrimci değil, muhafızdırlar.

Paylaş Tavsiye Et