Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Kasım 2003) > Yüzleşiyorum > Yeni emperyalizm ve İslam dünyası
Yüzleşiyorum
Yeni emperyalizm ve İslam dünyası
Mustafa Özel
HER tarif bir tahriftir, diyordu Cemil Meriç. Her kavram da kavrayış gücümüze vurulan bir kelepçe. Onlarsız düşünemiyoruz, onlarla erişemiyoruz. Hayatla düşünce arasındaki bu diyalektik ilişki, bu üretken gerilim, beşerî kaderimizin muamması.
İslam dünyası biraz gerçek, biraz iddia, biraz temenni. Gerçek, çünkü Jakarta’dan Rabat’a kadar ellinin üzerinde ‘ülke’de yaşayan 1.5 milyar Müslüman var. Bunların onda dokuzu kırk yıl öncesine kadar sömürge hayatı yaşıyordu; bugün (ekonomik bakımdan tam olmasa da) siyasî bağımsızlıklarına kavuşmuş bulunuyorlar. İddia, çünkü bu insan kütlesi simge şehir Kudüs’ü beş milyonluk İsrail’e karşı savunamıyor. Temenni, çünkü bu insanların yüz yıl öncesine kadar İstanbul gibi bir merkezleri vardı; çalışıp çabalarlarsa, yüz yıl sonra da olabilir.
Yüz yıl önce, yüz yıl sonra… Hayal denizinde yüzdüğümü düşünenlere, insanlık tarihinde 200 yılın bir sigara molasına denk düştüğünü hatırlatmak isterim. Önümde OECD tarafından yayımlanmış bir dünya ekonomisi tarihi duruyor: “The World Economy: A Millenial Perspective” (Dünya Ekonomisi: Binyıllık Perspektif). OECD gibi bir zenginler kulübünün tarih kitabı yayımlaması hiç de alışılmış bir şey değildi. Tıpkı bizim TÜSİAD gibi, onlar da tarih ve felsefe kitapları yayımlamaya başladılar. Keyfi yerinde olanlar, ancak oturdukları binanın temelinden çatırtılar geliyorsa tarihin sesine kulak verirler. Gün o gündür, dem o dem.
Önemli iktisat tarihçilerinden Angus Maddison’ın son 50 yılda yazılmış en seçkin tarih kitaplarından hareketle yaptığı hesaplara göre, 1990 dolar fiyatlarıyla, dünyanın gayri safi hasılası 1500 yılında yaklaşık 250 milyar dolar, sanayi devriminin eşiğindeki 1820 yılında 700 milyar dolar, 1998 yılındaysa 34 trilyon dolar idi. Beşyüz yıl önce, dünya hasılası içinde Batı Avrupa’nın payı 44 milyar dolar (%18), Japonya’nın payı 8 milyar dolar, Çin’in payı ise 62 milyar dolardı (%25). 1820’de bile söz konusu oranlarda ciddi bir değişiklik meydana gelmemişti. Toplam 700 milyar dolarlık hasılanın 165 milyar doları Batı Avrupa’dan, 13 milyar doları ABD’den, 21 milyar doları Japonya’dan, 229 milyar doları ise Çin’den geliyordu. Ülke bazında hesaplarsak, Sanayi Devriminin başlangıç yıllarında, hâlâ dünya mamul mal hasılasının üçte biri Çin’den; ancak dörtte biri Batı Avrupa’dan gelmektedir. Bu tarihte İngiltere’nin hasılası 36, Almanya’nınki 26, ABD’ninki ise sadece 13 milyar dolardır.
Yirminci yüzyıl başlarında manzara tamamen değişmiştir: 1913 yılında yaklaşık 2 trilyon 700 milyar dolarlık servetin 900 milyar doları Batı Avrupa’dan, 520 milyar doları ABD’den, 72 milyar doları Japonya’dan, 593 milyar doları da Asya’dan gelmektedir. Çin, İngiltere ve Almanya 230 milyar dolar dolayındaki zenginlik üretimiyle hemen hemen eşit durumdadırlar; ABD ise hepsini ikiye katlamıştır ve ikinci savaştan sonra dizginleri tamamen ele alacaktır: 1950 yılında 5,3 trilyon dolarlık hasılanın 1,4 trilyon doları Batı Avrupa’dan, 1,5 trilyon doları ABD’den, 161 milyar doları Japonya’dan gelmekte, köylülere dayalı sözde ‘Komünist’ devrimini gerçekleştirmiş olan Çin ise yerinde saymaktadır.
Ya 50 yıl sonra? Asya tekrar öne geçmek üzeredir: 1998 yılındaki 34 trilyon dolarlık dünya hasılasının 7 trilyon doları Batı Avrupa’dan, 7,4 trilyon doları ABD’den, 2,6 trilyon doları Japonya’dan, yaklaşık 4 trilyon doları ise Çin’den gelmektedir. Çin’in önderliğindeki Asya, tekrar dünya sisteminin merkezine yürümektedir.
 
Kıssadan Hisse: Hegemonyalar Kalıcı Değil
Yukarıdaki rakamların işaret ettiği gerçek: Hiçbir bölge veya sosyo-politik sistemin hegemonyası ilelebet sürüp gitmez. Çin, 1500’lerden 1800’lere kadar (tıpkı ondan önceki 500 yıl gibi), dünyanın en yüksek hacimli üretim ve ticaret bölgesidir. Onu sırasıyla Hind, İran ve Osmanlı bölgeleri takip etmektedir. Sanayi Devrimi’nin eşiğinde, dünya mamül mal üretiminin yarıdan fazlası Çin ve Hind menşelidir. Yirminci yüzyıl başlarında ise durum tamamen tersine dönmüştür. Bu demektir ki, yüz yıl içinde bile dünya sisteminde akıl almaz dönüşümler yaşanabiliyor. Pozitivist-çizgisel bir anlayışla, İslam dünyasının yahut Türkiye’nin mesela 50 yıl sonra İtalya veya Japonya’nın düzeyine gelebileceğini hesaplayanlar, toplumsal sistemlerin yükseliş ve düşüşlerle örülü mantığına akıl erdiremeyenlerdir.
Modern/kapitalist dünya sisteminin ilk hegemonu Hollanda idi. Felemenklerin 17’nci yüzyıldaki ticaret ağırlıklı hegemonyaları aynı zamanda kapitalist sistemin doğuşuna denk düşüyordu. İngilizlerin 19’uncu yüzyıldaki sanayi ağırlıklı hegemonyaları, kapitalist sistemin yükselişine ve dünyaya egemen olmasına tekabül ediyordu. Amerikalıların 20’nci yüzyıldaki tüketim ekonomisi odaklı hegemonyaları ise kapitalist sistemin olgunluk (dolayısıyla çözülüş) evresine tekabül etmektedir.
Felemenk, İngiliz ve Amerikan hegemonya evreleri kapitalizmin kurallı evreleriydi. Sistem kapitalist karakterini korumakla beraber, artık kuralsız kapitalizm evresindeyiz. Daha önceleri, kurallı bir kozmos içinde evrilmekte olan kapitalist ulus-devletin adımları da az çok öngörülebiliyordu. Kapitalizmin nihaî zaferi olarak küreselleşme, kapitalist devletin misyonunu muğlaklaştırdı; adımlarını öngörülemez hale getirdi. Marx, sermayenin siyasî prangaları sevmediğini söylüyordu. Küreselleşme, sermayenin kendi tabiatına uygun davranmaya başladığını göstermektedir. Sona ermekte olan sadece Amerikan hegemonyası değil, millî devletlere dayalı kapitalist sistemin bizzat kendisidir. Amerikan siyasî sistemi, kendini topyekûn kapitalist sisteme hakim kılma arayışındadır. Bu evrede ‘millî’ devletleriyle ne yapacağını bilemeyen toplumlar, ya yeni Amerikan sisteminin veya küresel sermayenin pazarlıksız köleleri olacaktır.
 
Yeni Bir Emperyalizm mi?
Ciddi sosyal bilimcilere göre, yeni bir emperyalizm gelişiyor; geleneksel emperyalizm teorisinin önerdiğinden daha az ekonomik çıkarlarla bağlantılı bir emperyalizm. Güç odaklı emperyalizm. Ekonomik mantıkla daha az irtibatlı gözüktüğünden, stratejisi de daha az öngörülebilir bir emperyalizm. Eski emperyalizmde güç kullanımını ekonomik çıkarlar haklılaştırırken, burada gücün kendisi onu kullanan devasa kurumu haklılaştırmaktadır. Bu ise dünyayı, kuşatıcı bir totaliterlikle karşı karşıya getirmektedir.
Yeni totaliter projenin avantajı şurada: Söz konusu devasa kurum (ABD, daha doğrusu Amerikan siyasî/askerî eliti) muazzam bir fiziksel yıkım kuvveti biriktirmiş bulunuyor. Karşısına çıkabilecek her gücü kısa zamanda yok edebiliyor. Dezavantajı şurada: Hakiki kapitalist güçlerin böylesine güçlü bir ‘emperyal’ kurumun himayesine ihtiyaçları yok! Sermaye, tarih boyunca, kâr marjının daraldığı bölgeden yüksek kâr bölgelerine kaymıştır. Eğer dünyanın bütün bölgelerini devasa bir siyasî/askerî aygıt denetim altına alacaksa, sermayenin kaydığı yeni bölgelerdeki kâra ortak olacak demektir. Sermaye, koruma rantı ödemeye her zaman hazır olsa da, ortaklığa hiçbir zaman yanaşmaz. Onyedinci yüzyıl İngiliz-Felemenk savaşlarında, ‘Felemenk’ sermayesi daha kazançlı ve garantili gördüğü için, kendi devletini değil, İngiliz devletini finanse etmişti.
Amerikan siyasî-askerî elitinin yüksek harcamalar yapabilmesi için, Amerikan şirketlerinin yüksek rekabet gücüne sahip olması ve kârlarının büyük bölümünü ABD’ye aktarıp orada vergilendirmeleri gerekiyor. Sıradanlaşmış olan gerçek şu ki, Amerikan şirketlerinin birçok sektörde rekabet üstünlükleri yok artık. Mevcut konumlarını sürdürebilmek için bile üretimlerini her geçen gün Amerika dışına kaydırmak zorundalar. Siyasî elitin, dünyanın belli başlı ham madde yollarını denetim altına alarak, yani küresel kapitalist sistemi emperyal kontrol altında tutarak, yeni bir avantaj sağlamaya çalışmaktan başka çaresi yoktur. Richard Falk ve benzeri ‘idealist’ siyaset bilimcilerin “ABD’de yönetim değişir de Bush ekibinin yerine aklı başında Demokratlar geçerse, ülkenin 11 Eylül sonrasındaki saldırgan dünya siyaseti değişir” tarzındaki görüşleri hayalciliktir. Amerikan siyasî eliti, güç-odaklı yeni emperyalizmde kendi varlık sebebini bulmaktadır.
 
Müslümanların Temel Zaafı, Siyasî Önderlik
Yeni emperyalizme kapitalist güçler de, ulusal, bölgesel veya ‘medeniyetsel’ güçler de henüz net bir tepki gösterebilmiş değiller. Kapitalist güçlerin bir kısmı, ABD yönetiminin kendilerine sağlayacağı kısa vadeli avantajları görerek ‘Amerikancı’ olabilirler. Fakat, George Soros’un anlamlı tepkisinin de gösterdiği gibi, hakiki kapitalist güçler orta ve uzun vadeli çıkarlarını kollayacaklardır. Bu çıkarlar ise şiddete dayalı emperyal denetim değil, çok yönlü dengeye dayalı istikrar içinde, dünyanın her yanına rahatça kayabilen bir sermaye rejimi gerektirmektedir.
Peki, Rusya ve Çin gibi büyük ‘ulusal’ karakterli güçlerin tepkisi nasıl olacaktır? Bu güçler teenni ile hareket etmeyi, bir süre Amerikan sularında yüzüyor gibi yapmayı, emperyal siyaset dünyanın büyük bölümünü anti-Amerikancı hale getirdikten sonra harekete geçmeyi düşünüyor olmalıdırlar. Çin, küresel sermayeye kapılarını açıyor; fakat bunu daha çok üretim odaklı bir yaklaşımla gerçekleştiriyor. (Türkiye, Özal’dan beri üretim sermayesine değil, finans sermayesine talip. Finans sermayesi de ülkede durmuyor; vurup kaçıyor!) Rusya, Putin’e kadar tam bir kargaşa içindeydi. Putin ile çarlarını buldu Ruslar. Millî devletlerinin küresel sermaye, emperyal Amerikan sistemi, İran ve Türkiye gibi bölgesel güçler ve diğer aktörlerle rasyonel ilişkiler geliştirebilmesi ölçüsünde Rusya tarihte bir özne olmaya devam edebilecektir. Aksi halde, söz konusu bütün alanlarda son derece sistematik adımlar atmakta olan Çin’in birçok alanda taşeronu olmaktan kurtulamaz.
Müslüman ülkelerin nüfus gibi, stratejik ham madde yatakları ve stratejik coğrafya gibi, üretmeye can atan girişimciler gibi önemli avantajları var. Temel dezavantajları ise, siyasî önderlik eksikliği. Müslüman dünyanın elli dolayındaki ülkesi BM sistemi içinde Rusya veya Çin’in onda biri kadar ağırlık oluşturabilmiş değildir. Çinliler Deng ile Yeni İmparator’larını, Ruslar Putin ile Yeni Çar’larını buldular; Müslümanlar henüz Yeni Sultan veya Halife’lerini bulabilmiş değiller. Bunu basit bir rejim meselesi bağlamında söylemiyorum. Çin’de de, Rusya’da da mevcut siyasî sistemler çözülecek ve daha çoğulcu, demokratik yapılara geçilecektir. Aksi halde üretilen servetin paylaşımına halk rıza göstermeyecek ve iç kargaşaların önüne geçilemeyecektir. Kapalı-totaliter rejimler kısa vadede sanayileşme için uygun zemin (istikrar ve ucuz emek gücü) sağlayabilir; fakat uzun vadede hem ekonomik gelişme, hem de siyasî istikrar daha demokratik bir yapılanma ile mümkündür.
Müslüman dünya sultanlık veya halifelik sisteminden demokrasiye değil, kabile yönetimlerine geçti. Batılı (kapitalist) demokrasiler de bu durumu çıkarlarına uygun buldukları için, lafta kınasalar bile, fiiliyatta desteklediler. Hatta bayraklı kabilelerin çoğunun bizzat Batı mamülü olduğunu söyleyebiliriz. Müslüman halklar, devletlerini içeride daha çoğulcu olmaya; dışarıda ise diğer Müslüman halkların devletleriyle ortak siyasî-ekonomik birlikler kurmaya zorlayabildikleri ölçüde ‘Sultan’larını bulmuş olacaklardır. Mevcut haliyle İKÖ veya D-8 gibi oluşumlar kimseye heyecan vermiyor.
Oysa verebilir. Sekiz önemli Müslüman ülkenin ciddi ekonomik işbirliği birçok ortak projenin gerçekleştirilmesiyle sonuçlanabilir. Türkiye, Mısır, İran gibi ülkeler bu girişimlere öncülük ettikleri ölçüde dünya sisteminde ağırlık sahibi olabilirler. Aksi halde, ya emperyal projenin, ya küresel kapitalizmin değirmenine su taşıma zilletinden kurtulamazlar. Rusya’nın kendi millî sistemi içindeki Müslümanları hesaba katarak İKÖ içinde yer almaya çalışması ne ölçüde rasyonelse, Türkiye’nin D-8 gibi projelerin motor gücü olmaktan kaçınması o ölçüde akıl dışıdır. Müslüman dünya, özellikle de Orta Doğu, Kafkasya, Kuzey Afrika ve Balkanlardan oluşan yakın çevre, Türklerin tarihsel yurdudur. Kendi yurdunda faal olmayanların, AB veya ABD gibi sistemik güçlerle yapacakları ittifaklar ancak kölelik ilişkisi doğurur.
İslam dünyasının dünyanın neresinde olduğunu, Türklerin yurtlarıyla ilişkisine bakarak anlayacağız. Onlar yurtlarını buldukça temenni iddia makamına yükselecek, İstanbul hakiki yerini bulacak ve İslam dünyası gerçekliğe dönüşecektir.

Paylaş Tavsiye Et