Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Temmuz 2008) > Yüzleşiyorum > Din başka, dünya başka mıdır?
Yüzleşiyorum
Din başka, dünya başka mıdır?
Mustafa Özel
CUM­HUR­BAŞ­KA­NI Sa­yın Ab­dul­lah Gül ile Ku­şi­mo­to-Osa­ka tre­nin­de­yiz. Yor­gun yü­zü­nün çiz­gi­le­rin­de Er­tuğ­rul Fa­cia­sı şe­hit­le­ri­ni an­ma­nın hüz­nü ile Ja­pon mo­dern­li­ği­ni an­la­ma­ya ça­lış­ma­nın sı­kın­tı­sı bir­bi­ri­ne ka­rı­şı­yor. “Sen Ja­pon­ya’yı bi­raz in­ce­le­miş­tin ga­li­ba” di­yor. “Bi­ze bu mut­lu, ki­bar, ça­lış­kan ve ba­şa­rı­lı gö­zü­ken mil­le­tin iç yü­zü­nü bi­raz an­la­tır mı­sın?” Sa­yın Gül gö­zü­ken ke­li­me­si­ni tam bir do­ğal­lık için­de te­laf­fuz et­miş­ti. Fa­kat işin sır­rı o ke­li­me­dey­di. Ja­pon bah­sin­de ger­çek ile gö­rün­tü o ka­dar fark­lıy­dı ki!
Gö­rün­tü şu: Bü­tün Ja­pon­lar gü­lüm­sü­yor! Do­la­yı­sıy­la hep­si mut­lu. Ger­çek bu: Bi­zim öğ­re­nil­miş ac­zi­miz ka­dar, on­la­rın öğ­re­nil­miş te­bes­sü­mü var. Gü­lüm­se­me­yen, yurt­taş­lık gö­re­vi­ni ak­sa­tı­yor de­mek­tir!
Bun­dan 24 yıl ön­ce Ja­pon­ya’ya ilk se­fe­rim­de hur­cum­da Ro­bert Bel­lah’ın To­ku­ga­wa Di­ni baş­lık­lı mu­hal­led ese­ri var­dı. Dev­let Baş­ka­nı Ke­nan Ev­ren ile Baş­ba­kan Tur­gut Özal’ın art ar­da gün­de­me ge­tir­dik­le­ri “Uzak Do­ğu Mu­ci­ze­si”nin es­ra­rı­nı çöz­mek­le gö­rev­liy­dim. Fi­nan­sö­rüm TURK­TRA­DE idi, Tür­ki­ye Dış Ti­ca­ret (Ser­ma­ye Şir­ket­le­ri) Der­ne­ği. On­lar ben­den bir an ön­ce uy­gu­la­na­bi­le­cek mad­dî ipuç­la­rı bek­ler­ken, be­nim dik­ka­tim bir o ka­dar ma­ne­vî et­ken­le­re odak­lıy­dı. Uçak­ta oku­ma­ya baş­la­dı­ğım Ame­ri­ka­lı sos­yo­lo­ğun şu tah­li­li be­ni ür­pert­miş­ti:
“Her din, dün­ya­yı aşan bir ha­ki­ka­ti teb­li­ğe ça­lı­şır, an­cak aş­mak is­te­di­ği o dün­ya­nın ağı­na dü­şer. Her din, dün­ya­yı ken­di su­re­tin­de ye­ni­den kur­mak is­ter, fa­kat her za­man ken­di­si bir de­re­ce­ye ka­dar dün­ya­nın su­re­tin­de ye­ni­den in­şa olur. Di­nin tra­je­di­si­dir bu. Be­şe­rî­yi aş­ma­ya ça­ba­lar ama be­şe­rî­dir ken­di­si, kö­kü­ne ka­dar be­şe­rî. Bu­nun­la be­ra­ber ne tra­je­di din hak­kın­da­ki son söz­dür, ne de 1945 Ja­pon di­ni­nin so­nu­dur. Din, ni­haî de­ğer kay­na­ğı­na bağ­lı­lı­ğı­nı sür­dür­dü­ğü, ya­ni din ola­rak kal­dı­ğı müd­det­çe, din ile top­lu­mun kar­şı kar­şı­ya gel­me­si de­vam eder. O bağ­lı­lı­ğa sa­dık kal­dık­ça, din her be­şe­rî ye­nil­gi­yi za­fe­re dö­nüş­tü­rür.”
Mü­te­va­zı bir Max We­ber’di Bel­lah, şi­i­rin bü­yü­sü­ne ka­pıl­ma­mış bir Sab­ri Ül­ge­ner. Ka­pi­ta­liz­mi çok er­ken bir dö­nem­de ger­çek­leş­ti­re­bi­len tek As­ya­lı top­lum ola­rak Ja­pon­la­rın, Pro­tes­tan ah­lâ­kı­na ben­zer bir ma­ne­vî da­ya­na­ğa sa­hip olup ol­ma­dık­la­rı­nı araş­tı­rı­yor­du. Bu araş­tır­ma­nın so­nu­cun­da or­ta­ya mü­kem­mel bir eser çık­tı: To­ku­ga­wa Re­li­gi­on (1957). Bel­lah, ese­ri­nin ya­yın­lan­ma­sın­dan 30 yıl son­ra gö­rüş­le­ri­ni, da­ha doğ­ru­su ba­kış tar­zı­nı de­ğiş­tir­di.
Bel­lah’a gö­re, To­ku­ga­wa Ja­pon­ya’sın­da (1600-1868) din ile dev­let ve din ile iş ha­ya­tı ara­sın­da­ki iliş­ki­le­ri ir­de­le­di­ği­miz­de, İs­lam ve­ya Hı­rıs­ti­yan­lık gi­bi yek­pa­re bir inanç sis­te­miy­le de­ğil, ço­ğu za­man bir­bi­ri­nin içi­ne geç­miş bir inanç­lar ha­li­ta­sıy­la kar­şı­laş­mak­ta­yız. Halk ka­de­me­sin­de da­ha çok Bu­dizm, seç­kin­ler ka­tın­da Kon­füç­ya­nizm ve son­ra Şin­to ka­lın hat­la­rı mey­da­na ge­tir­mek­te; bun­la­ra sa­yı­sız halk inan­cı eş­lik et­mek­te­dir.
Ja­pon­ya’nın di­nî ta­ri­hi­ni in­ce­le­di­ği­miz­de ilk gö­ze çar­pan hu­sus, 16. yüz­yıl son­la­rı­na ka­dar pek et­ki­li ol­ma­yan Kon­füç­ya­nizm’in top­lum­da ağır­lık ka­zan­ma­ya baş­la­ma­sı­dır. To­ku­ga­wa ha­ne­da­nı­nın Os­man Ga­zi’si sa­ya­bi­le­ce­ği­miz Ie­ya­su, baş­lat­mış ol­du­ğu ba­rış dö­ne­mi­ni pe­kiş­tir­mek için Ne­o-Kon­füç­ya­nizm di­ye anı­lan bir Çin öğ­re­ti­si­ni ye­ni top­lu­mun ide­olo­ji­si ha­li­ne ge­tir­di. Ni­çin? To­ku­ga­wa re­ji­mi­nin res­mî ta­ri­hi di­ye­bi­le­ce­ği­miz To­ku­ga­wa jik­ki bu­na şu ce­va­bı ve­ri­yor: “Ie­ya­su ül­ke­yi at sır­tın­da fet­het­ti, fa­kat ay­dın ve akıl­lı bir in­san ola­rak ül­ke­nin at sır­tın­da yö­ne­ti­le­me­ye­ce­ği­ni ça­buk kav­ra­dı. Ül­ke­yi yö­net­mek ve in­san­ca bir yo­la gir­mek için bil­gi yo­lu­nu ta­kip et­me­si ge­rek­ti­ği­ne akıl­lı­ca ka­rar ver­di. Bu ba­kım­dan, işin ba­şın­dan iti­ba­ren öğ­ren­me­yi teş­vik et­ti.”
Kon­füç­ya­nizm’in si­ya­sî ba­kım­dan öne­mi, Kon­füç­yen ah­lâ­kın top­lum­da hi­ye­rar­şik bir bağ­lı­lık ön­gör­me­siy­di. Mik­ro top­lum olan ai­le için­de oğul ba­ba­ya ta­biy­di; ay­nı şe­kil­de ka­dın ko­ca­ya, kü­çük kar­deş bü­yü­ğe, te­ba be­ye ta­bi ol­mak zo­run­day­dı. Han dö­ne­mi Çin’inin bu ka­tı hi­ye­rar­şi­si 17. yüz­yıl Ja­pon­ya’sı için bü­yük önem ta­şı­yor­du. To­ku­ga­wa feo­dal top­lu­mu­nun sos­yal ve si­ya­si ya­pı­la­rı söz ko­nu­su Çin İm­pa­ra­tor­lu­ğu’nda­ki­le­re çok ben­zi­yor­du. Bu du­rum Kon­füç­yen fi­kir­le­rin Ja­pon­ya’ya uyar­lan­ma­sı­nı ko­lay­laş­tır­dı. To­ku­ga­wa dö­ne­min­de Çin in­ce­le­me­le­ri soy­lu­la­rın ve Bu­dist ke­şiş­le­rin te­ke­lin­den çı­kıp, sa­mu­ray ve şe­hir­li­le­rin fa­ali­ye­ti ha­li­ne gel­di.
Ja­pon­ya’da din ile dev­let ara­sın­da­ki iliş­ki­de na­sıl Kon­füç­ya­nizm ön pla­na çı­kı­yor­sa, din-eko­no­mi iliş­ki­sin­de de Bu­dizm ön pla­na çı­kı­yor­du. Kon­füç­ya­nizm dev­let po­li­ti­ka­la­rı­nı et­ki­li­yor, dev­let po­li­ti­ka­la­rı ül­ke eko­no­mi­si­ne yön ve­ri­yor, böy­le­ce din/si­ya­set/ik­ti­sat ara­sın­da kar­ma­şık bir iliş­ki­ler ağı vü­cut bu­lu­yor­du.
 
İş Yap­mak, Mil­le­te Bor­cu­nu Öde­mek­tir!
Kla­sik Ja­pon­ca­da çok il­ginç bir (mes­lek, sa­nat) kav­ra­mı var: Şo­ku­bun. Bu ke­li­me, işin ken­di için­de bir amaç de­ğil, top­lu­mun bir par­ça­sı ol­du­ğu­nu ima edi­yor. Ki­şi­nin işi top­lu­ma olan bor­cu­nu öde­me­si, top­lum­dan al­dı­ğı fay­da­la­rı hak­lı­laş­tı­ra­cak olan ro­lü oy­na­ma­sı­dır. Şo­ku­bun ka­dar yay­gın ol­ma­mak­la be­ra­ber, ten­şo­ku te­ri­mi de bi­ze iş kav­ra­mı­na da­ir da­ha ile­ri bir iç­gö­rü sağ­lı­yor. Bu bir­le­şik isim­de­ki ilk ka­rak­ter “gök”tür ve “gök­sel iş” ve­ya “se­ma­vî mes­lek” an­la­mı­na ge­li­yor. Ya­ni tan­rı ta­ra­fın­dan tak­dir edi­len bir iş ve­ya mes­lek. Kal­ven­ci mes­lek gö­rü­şü­ne çok ya­kın bir an­la­yış­tır bu.
Bu iş kav­ra­mı mil­li yü­küm­lü­lük fik­riy­le bir­leş­ti­ri­li­yor. (Yö­ne­ti­ci­le­rin top­lu­ma kar­şı borç­la­rı­na On de­ni­yor: Ba­rış ve gü­ven­lik gi­bi. On’un be­de­li için kul­la­nı­lan te­rim ise ho­on’dur: Si­ya­si oto­ri­te­nin buy­ruk­la­rı­na uy­ma hu­su­sun­da­ki ge­nel yü­küm­lü­lük.) Sa­mu­ray­la­rın mes­le­ği bu füz­yo­nun bir pro­to­ti­pi­ni su­nu­yor. Fa­kat To­ku­ga­wa çağ­la­rın­da bu an­la­yış sa­de­ce sa­mu­ray sı­nı­fı için ge­çer­li de­ğil­di. Bü­tün sı­nıf­la­rın sa­da­kat gös­ter­me­si ve mil­le­tin sun­du­ğu ni­met­le­rin be­de­li­ni öde­me­si bek­le­nir­di. Jo­do Şin­şu mez­he­bi, Ja­pon­ya’nın hem köy­de hem de ka­sa­ba­lar­da otu­ran aha­li­si ara­sın­da ge­niş bi­çim­de ya­yıl­mış­tı; bu mez­he­bin ikin­ci ku­ru­cu­su olan Renn­yo Şo­nin’e (1415-1499) gö­re iş ha­ya­tı yi­ye­cek ve gi­ye­cek gi­biy­di; di­nî ha­yat için vaz­ge­çil­mez, ama ge­ne de ona ya­ban­cı bir şey. “Kar­şı ya­ka”nın ate­şi onun için her tür­lü gün­de­lik meş­ga­le­den ön­ce ge­li­yor­du: “Eğer iş ve ti­ca­ret­le uğ­ra­şa­cak­sak, bu­nun Bu­dizm’in hiz­me­tin­de bir şey ol­du­ğu­nu an­la­ma­mız ge­re­kir.”
Bel­lah, din ile si­ya­set ve eko­no­mi ara­sın­da­ki iliş­ki­le­ri araş­tır­dı­ğı ça­lış­ma­sın­da en bü­yük ağır­lı­ğı Şin­ga­ku ha­re­ke­ti­ne ve onun ku­ru­cu­su olan İşi­da Bay­gan’a ayı­rır. Bay­gan ve şa­kirt­le­ri ser­best bir ta­vır­la Kon­füç­ya­nizm, Bu­dizm, Şin­to ve Tao­izm’den ya­rar­la­na­rak şu öğ­re­ti­yi ya­yı­yor­lar­dı: Bil­gi, tec­rü­be ve ah­la­kın kay­na­ğı kalp­tir ve gün­de­lik fa­ali­yet­le­rin dü­şü­nü­le­rek ye­ri­ne ge­ti­ril­me­siy­le ki­şi­sel ve top­lum­sal bir ah­lak (ma­ne­vi­yat) ge­liş­ti­ri­le­bi­lir.
Şin­ga­ku ho­ca­la­rı ça­lış­kan­lık, gay­ret, eli sı­kı­lık, iti­mat ve dü­rüst­lük gi­bi tüc­car me­zi­yet­le­ri­nin ka­mu­sal de­ğe­ri­ni öne çı­ka­rı­yor­lar­dı. Aç­lık ve has­ta­lı­ğa ma­ruz böl­ge­le­rin in­san­la­rı için yar­dı­ma ko­şu­yor ve üç bü­yük aki­de­nin bir­li­ği­ne ina­nı­yor­lar­dı: Bu­dizm, Kon­füç­ya­nizm ve Tao­izm. Köy­ler­de el­bir­li­ği ce­mi­yet­le­ri ku­ru­yor, çift­çi­le­ri da­ha ile­ri ta­rım tek­nik­le­ri hu­su­sun­da bil­gi­len­di­ri­yor, on­la­ra güb­re, to­hum­luk ve­ya ta­rım alet­le­ri sa­tın al­ma­da fa­iz­siz ve­ya dü­şük fa­iz­li borç­lar ve­ri­yor­lar­dı.
Bay­gan’ın dü­şün­ce sis­te­mi­nin mer­ke­zin­de ay­dın­lan­ma (ga­ku­mon) kav­ra­mı yer alı­yor. “Kal­bi ta­nı­mak ay­dın­lan­ma­nın baş­lan­gı­cı­dır, ta­bia­tı ta­nı­mak ay­dın­lan­ma­nın özü­dür, kal­be ulaş­mak­sa ay­dın­lan­ma­nın ta ken­di­si­dir.”
 
Ge­çi­ne­me­yen İn­san, Yö­ne­ti­le­mez!
Kon­füç­yen dü­şün­ce­nin te­mel il­ke­si “eko­no­mi ile si­ya­se­tin bir­li­ği”dir. To­ku­ga­wa dö­ne­min­de, mo­dern kul­la­nım­da eko­no­mi di­ye çev­ri­len ke­iza­i ke­li­me­si, “im­pa­ra­tor­lu­ğu yö­net­mek ve aha­li­yi bes­le­mek” de­mek­ti. Kon­füç­yen dü­şü­nür­ler ik­ti­sa­di re­fah­la ma­ne­vi­yat ara­sın­da doğ­ru­dan bir iliş­ki gö­rü­yor­lar­dı ve on­lar için ik­ti­sa­di ha­ya­tın si­ya­si öne­mi­ni her şey­den ön­ce be­lir­le­yen buy­du. Men­ci­us şöy­le di­yor­du: “Be­lir­li bir ge­çim kay­nak­la­rı ol­ma­dan sar­sıl­maz bir kal­be sa­hip ol­ma­yı sür­dü­re­bi­len­ler sa­de­ce eği­til­miş in­san­lar­dır. Aha­li­ye ge­lin­ce, eğer be­lir­li bir ge­çim kay­nak­la­rı yok­sa ka­rar­lı bir kalp­le­ri ol­maz. Ve eğer ka­rar­lı bir kalp­le­ri yok­sa ken­di­ni kay­bet­me, ah­la­kî sap­ma, baş­tan çık­ma ve dü­ze­ne uy­ma­ma yo­lun­da yap­ma­ya­cak­la­rı şey kal­maz.”
Be­lir­li bir ge­çim­le­ri yok­sa in­san­lar yö­ne­ti­le­mez olur­lar. Bu, To­ku­ga­wa yö­ne­ti­ci­le­ri­nin vas­fı olan “aha­li­nin ik­ti­sa­di ha­ya­tıy­la il­gi­len­me” hu­su­sun­da güç­lü bir ide­olo­jik te­mel­dir. Kon­füç­yen ik­ti­sat po­li­ti­ka­sı­nın ide­al ifa­de­si şu­dur: Üre­ti­mi teş­vik et, tü­ke­ti­mi cay­dır!
Tü­ke­ti­min cay­dı­rıl­ma­sı bi­ri iç di­ğe­ri dış ol­mak üze­re baş­lı­ca iki bi­çim al­mak­tay­dı. İç form ar­zu­la­rın sı­nır­lan­ma­sı, dış form ise mas­raf­la­rın kı­sıl­ma­sı­dır; baş­ka bir de­yiş­le ik­ti­sat ve tu­tum­lu­luk. Bi­rin­ci­siy­le ala­ka­lı ola­rak Hsün Tzu şöy­le di­yor­du: “Eğer in­sa­noğ­lu­nun ar­zu­la­rı fer­man fer­ma olur­sa, eş­ya on­la­rı tat­min için ye­ter­li ol­maz.” Kon­füç­yüs di­yor ki: “İs­raf ita­at­siz­li­ğe yol açar, cim­ri­lik re­zil­li­ğe. Re­zil ol­mak ita­at­siz ol­mak­tan iyi­dir.” Üre­tim ye­ter­li­li­ğe ulaş­mak için­dir, ik­ti­sat ise ye­ter­li­lik dü­ze­ni­nin al­tüst ol­ma­ma­sı­nı gö­zet­mek için.
Sı­nıf­lar­dan her bi­ri sa­de­ce ken­di çı­ka­rı­nı kol­la­ma­ya yö­ne­lip di­ğer­le­ri­nin çı­kar­la­rı­nı dik­ka­te al­maz­sa (çift­çi ra­hat bir ha­yat sür­dür­me­ye ça­lı­şıp ekip biç­me işi­ne ye­ter­li ener­ji­yi has­ret­mez­se, za­na­at­çı kö­tü ka­li­te­de mal­lar arz et­mek su­re­tiy­le bü­yük kâr pe­şin­de ko­şar­sa ve sa­tı­cı­lar dü­rüst ol­ma­yan yol­lar­la fa­hiş kâ­ra yö­ne­lir­se) or­ta­ya çı­ka­cak vic­dan dı­şı uy­gu­la­ma ve tar­tış­ma­la­rın so­nu gel­mez ve ma­ne­vi il­ke­ler top­ye­kûn kay­be­di­lir­di.
 
Din, Dün­ya­nın Ağı­na Dü­şer mi?
Tüc­car ve gi­ri­şim­ci­le­rin ko­num­la­rı­nı meş­ru­laş­tı­ran ve top­lum­da­ki sta­tü­le­ri­ni yük­sel­ten bu sos­yal/di­nî fel­se­fe­le­rin bir tür “Pro­tes­tan ah­la­kı” oluş­tu­rup oluş­tur­ma­dı­ğı ve­ya bu­nun di­ğer Do­ğu As­ya top­lum­la­rı­na teş­mil edi­lip edi­le­me­ye­ce­ği, Bel­lah’ın da­ha son­ra­ki ça­lış­ma­la­rı­nın ar­ka pla­nı­nı oluş­tur­du. To­ku­ga­wa Di­ni’nden al­tı yıl son­ra ya­yım­la­dı­ğı bir ma­ka­le­de, din bir mo­ti­vas­yon fak­tö­rü ol­sa da, ta­rih­sel ve ku­rum­sal or­ta­mın bü­yük öne­me sa­hip ol­du­ğu­nu; gi­ri­şim­ci­lik po­tan­si­ye­li­nin an­cak böy­le bir ku­rum­sal uy­gun­luk or­ta­mın­da ama­cı­na ula­şa­bi­le­ce­ği­ni be­lirt­ti. Da­ha ya­kın za­man­lar­da­ki bir ma­ka­le­sin­dey­se, We­ber’in ka­pi­ta­list gi­ri­şim­ci­si­nin zih­ni­yet ba­kı­mın­dan Pro­tes­tan­lık ka­dar mo­dern fel­se­fe ge­le­ne­ği­nin de et­ki­si al­tın­da ol­du­ğu­nu; Ben­ja­min Frank­lin’in ar­ka­sın­da­ki göl­ge­nin sa­de­ce John Cal­vin de­ğil, ay­nı za­man­da John Loc­ke ol­du­ğu­nu; ra­di­kal ko­pu­şun Pro­tes­tan­lık­tan zi­ya­de mo­dern fel­se­fey­le ya­şan­dı­ğı­nı ile­ri sür­dü.
Bel­lah, ilk ese­ri­ni şu cüm­le­ler­le bi­ti­ri­yor­du: “Her din, dün­ya­yı aşan bir ha­ki­ka­ti teb­li­ğe ça­lı­şır, an­cak aş­mak is­te­di­ği o dün­ya­nın ağı­na dü­şer.” Di­nin din ola­rak ka­lıp kal­ma­ma­sı, dün­ya­nın ağı­na dü­şüp düş­me­me­si gi­bi me­se­le­le­rin da­ha baş­lan­gıç­ta far­kın­da olan Bel­lah, her şe­ye rağ­men ho­ca­sı Talcott Par­sons’ın çiz­gi­sin­de kal­mak­ta ve mo­dern­leş­me­ye yol aça­cak olan nor­mal ras­yo­nel­leş­me sey­ri­nin ay­nı za­man­da iyi top­lu­ma da yol ve­re­ce­ği­ni dü­şün­mek­tey­di.
Otuz yıl son­ra ise baş­ka bir Ro­bert Bel­lah ile kar­şı kar­şı­yay­dık: “So­nu gel­mez ser­vet ve güç bi­ri­ki­mi­nin iyi top­lu­ma yol ver­mek şöy­le dur­sun, her­han­gi bir ya­şa­ya­bi­lir top­lum için ge­rek­li şart­la­rı bi­le za­yıf­lat­tı­ğı­nı gö­re­mi­yor­dum” di­yor­du. To­ku­ga­wa Di­ni’nin 1985 bas­kı­sı­nın ön­sö­zü bu ba­kım­dan son de­re­ce öğ­re­ti­ci bir de­ğer­len­dir­me ma­hi­ye­tin­de­dir. We­ber’in te­ori­si­nin sı­nır­la­rı­nı ve mo­dern­leş­me­nin te­la­fi­si çok güç ma­li­yet­le­ri­ni de gös­ter­me­ye ça­lı­şan bu de­ğer­len­dir­me­yi şöy­le özet­le­ye­bi­li­riz:
(1) To­ku­ga­wa Di­ni’ni yaz­dı­ğım yıl­lar, mo­dern­leş­me te­ori­si­nin en zin­de dö­ne­miy­di. Bi­ze gö­re mo­dern­leş­me bü­tün gü­zel şey­le­ri mey­da­na çı­ka­ran sü­reç­ti. Ese­rim böy­le bir at­mos­fer­de ya­zıl­dı. Ja­pon­ya, ken­di­ni “mo­dern bir sa­na­yi ül­ke­si”ne dö­nüş­tü­ren, böy­le­ce bü­tün ül­ke­le­rin gi­de­ce­ği yo­lun bir avuç tim­sal­le­ri ara­sı­na gi­ren bi­ri­cik Ba­tı­lı-ol­ma­yan ül­key­di. To­ku­ga­wa Di­ni, Ja­pon­ya’nın mo­dern­lik ön­ce­si kül­tü­rel kök­le­ri­nin bu ba­şa­rı­yı açık­la­ma­ya na­sıl yar­dım­cı ol­du­ğu­nu gös­ter­me­ye ça­lı­şı­yor­du.
(2) Bu­gün ilim adam­la­rı mo­dern­leş­me­nin ne ol­du­ğu­nu ve­ya so­nuç­la­rı­nın teh­li­ke­siz olup ol­ma­dı­ğı­nı bi­le an­la­dı­ğı­mız­dan emin de­ğil­ler. Ken­di so­run­la­rı­mız bi­rik­tik­çe, bi­ze kay­bet­miş gö­zük­tü­ğü­müz yo­lu gös­te­re­cek baş­ka bir top­lum olup ol­ma­dı­ğı­nı me­rak et­me­ye bi­le baş­la­dık. Eğer Ja­pon­ya’nın ba­şa­rı­sı­nın fi­ya­tı­nı so­ra­cak olur­sak, o za­man hi­ka­ye da­ha kar­ma­şık ha­le ge­lir. Ja­pon bü­rok­rat­la­rı çok iyi eği­til­miş, ken­di­ni ada­mış, ve­rim­li ki­şi­ler­dir. İş­çi sen­di­ka­la­rı sa­na­yi ta­ra­fın­dan de­ğil şir­ket ta­ra­fın­dan ör­güt­le­nir ve yük­sek ve­rim­li­li­ği te­mi­nat al­tı­na al­mak için şir­ket yö­ne­ti­ci­le­riy­le dir­sek te­ma­sı için­de ça­lı­şır­lar. Kit­le ile­ti­şi­mi ve eği­tim, ege­men de­ne­tim ay­gı­tıy­la ya­kın­dan bağ­lan­tı­lı­dır.
(3) Ja­pon di­ni esas ola­rak uyum ile il­gi­len­mek­te­dir; ki­şi­ler ara­sın­da­ki uyum ve ta­bi­at­la uyum. Ge­le­ne­ğin her ko­lu uyu­mu bi­raz fark­lı gör­mek­te ve ken­di­ne öz­gü yak­la­şı­mı sun­mak­ta­dır. An­cak ge­ne de her bi­ri ha­ya­tın bir tö­ren, bir oyun, ne­re­dey­se bir raks ol­du­ğu fik­ri­ne gel­mek­te­dir: Bü­tün bun­lar­da (tö­ren, oyun, raks) ifa­de edi­len şey ise mer­ha­met­tir, kâ­ina­tın bü­tün var­lık­la­rı için ih­ti­mam­dır. Şin­to, bü­tün ta­bi­at bi­çim­le­rin­de mes­kûn olan ve in­san­la­rın bü­tün fa­ali­yet­le­ri­ni gö­ze­ten 80 bin ila­ha say­gı­yı ge­rek­tir­mek­te­dir. Bu­dizm, Bu­da-ta­bi­atı­nın bü­tün var­lık­la­ra, ki­şi­le­re ve hay­van­la­ra, dağ­la­ra ve ne­hir­le­re, hat­ta kı­rık tuğ­la­la­ra ve yer­de­ki toz­la­ra sin­di­ği­ni, on­la­rın asıl­la­rın­da mev­cut ol­du­ğu­nu söy­ler. Ki­şi­oğ­lu bu bil­gi­ye bü­tün var­lık­lar­da­ki Bu­da ta­bi­atı­na ve ken­din­de­ki Bu­da ta­bi­atı­na kar­şı ha­zır ol­mak­la ce­vap ve­rir. Kon­füç­ya­nizm, gök ve yer dü­ze­ni­nin in­san­la­rın dü­ze­niy­le bir ol­du­ğu­nu sez­dir­mek­te­dir. Ha­yat, rol­le­ri­mi­ze uy­gun ola­nı ye­ri­ne ge­tir­mek su­re­tiy­le baş­ka­la­rı­na kar­şı ih­ti­ma­mı­mı­zı so­mut­laş­tır­dı­ğı­mız tö­ren­sel bir mo­del­dir. Ja­pon di­ni­nin iki as­lî veç­he­si bes­le­yi­ci var­lık­la­ra kar­şı min­net­tar­lık ve var­lı­ğın te­me­liy­le öz­deş­leş­me­dir.
(4) Bu te­mel ha­yat an­la­yı­şın­dan, ha­ya­tın yü­ze­yi­ni Ja­pon­ya’da he­men he­men her­han­gi bir kül­tür­de ol­du­ğun­dan da­ha hoş kı­la­cak ka­dar ar­ta­kal­mış bu­lu­nu­yor. An­cak yü­ze­yin, gün­lük ha­ya­tın bir­çok veç­he­le­ri­nin bu gü­zel uy­gu­la­ma bi­çi­mi­nin, top­lu­mun ni­haî amaç­la­rı­nı ger­çek­ten ifa­de et­ti­ğin­den kuş­ku­lu­yum. Eğer ifa­de et­sey­di, kır­lar bu den­li tah­rip edil­miş olur muy­du? Tek tek ki­şi­le­rin onu­ru gru­bun ih­ti­yaç­la­rı­na bu ka­dar ko­lay­ca fe­da edi­lir miy­di? Esas­lı sos­yal ey­le­min mo­tif­le­ri ola­rak, bü­tün var­lık­la­ra mer­ha­met­li ol­mak o den­li aşa­ğı, ser­vet ve güç bi­ri­ki­mi ise o den­li yük­sek bir sı­ra­yı alır mıy­dı? Şef­kat rak­sı mo­de­li, ha­ya­tın amaç­la­rı­nı be­lir­le­mek ye­ri­ne, di­ğer amaç­lar için bir araç ola­rak kul­la­nı­lır mıy­dı?
(5) Di­nin iş­lev­leş­ti­ril­me­si, ya­ni ni­haî amaç­lar ala­nı­nın araç sta­tü­sü­ne in­dir­gen­me­si sü­re­ci­ni ter­si­ne çe­vir­mek müm­kün mü­dür? Di­nin amaç­la­rı be­lir­le­me­si ve amaç­la­rın mev­kii­ni gasp eden araç­la­rın (ser­vet ile güç) tek­rar araç sta­tü­sü­ne in­di­ril­me­si na­sıl bir şey olur­du? Böy­le bir de­ğiş­me, bir “mo­dern­leş­me” bi­çi­mi mi olur­du, yok­sa mo­dern­leş­me­nin bir tür sı­nı­ra ulaş­mış ol­du­ğu­nu mu gös­te­rir­di? Bun­lar bey­hu­de so­ru­lar de­ğil. En azın­dan, ik­ti­sa­di bü­yü­me­nin ha­ya­tın an­la­mı so­ru­su­nu ce­vap­lan­dır­ma­sı­nın bir sı­nı­rı var­dır. Bü­yü­cü çı­rak­la­rı gi­bi­yiz: Ser­best bı­rak­tı­ğı­mız şey kon­trol dı­şı­na çık­mış­tır. Bu du­rum hiç­bir yer­de Ja­pon­ya’da­kin­den da­ha ge­çer­li de­ğil­dir.
İş­te Ja­pon­ya’dan ala­bi­le­ce­ği­miz en önem­li ders: Mo­dern­le­şir­ken, ha­ya­tın an­la­mı so­ru­su­nu es geç­me­ye­lim. Araç­la­rı amaç ha­li­ne ge­tir­me­ye­lim. Pe­ki, mo­dern­leş­me bu­nu im­kan­sız kı­lı­yor­sa? Bu so­ru­nun ce­va­bı­nı, bu se­fer­ki Ja­pon­ya se­ya­ha­tim­de hur­cum­da ta­şı­dı­ğım, Bel­lah’ın 2003 yı­lın­da ya­yım­la­nan ye­ni ki­ta­bı Ima­gi­ning Ja­pan (Ja­pon­ya’yı Ta­hay­yül Et­mek) ışı­ğın­da ge­le­cek ay tar­tı­şa­ca­ğım.

Paylaş Tavsiye Et