Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (December 2008) > Yüzleşiyorum > Kabuğunu kır, Muammer!
Yüzleşiyorum
Kabuğunu kır, Muammer!
Mustafa Özel
Mus­ta­fa Kut­lu’ya
 
ANA­DO­LU’DAN mek­tup­lar alı­yo­rum; ki­mi bu­ruk, ki­mi gü­lüm­se­yen, ki­mi pat­la­yan mek­tup­lar. Mu­am­mer Öz­türk’ün mek­tu­bu bu so­nun­cu cins­ten. “Be­ni bir iç­ten içe ya­nan, pat­la­ma­ya ha­zır vol­kan du­ru­mu­na ge­ti­ren siz­si­niz!” di­yor. Al­lah, Al­lah ! Ben ne yap­mı­şım aca­ba? İş­te, Si­vas’ın mer­ke­ze bağ­lı Gü­ney Kö­yü’nden “tah­sil de­re­ce­si li­se terk” Mu­am­mer’in ce­va­bı: “Ba­na ya­zı­la­rı­nız­da For­ti­zi­mi, ba­na Hon­da izi­mi siz öğ­ret­ti­niz. Be­nim duy­gu­la­rım­la oy­na­dı­nız!”
Mek­tup­ta hiç­bir nok­ta­la­ma işa­re­ti yok; bü­yük harf na­di­ren kul­la­nıl­mış. Cüm­le­ler Mu­am­mer’in iç dün­ya­sı gi­bi kay­nı­yor; ne­re­de baş­la­yıp ne­re­de bit­ti­ği bel­li de­ğil. Bel­li olan, Mu­am­mer’in azim ve sa­mi­mi­ye­ti: “Ho­cam Al­lah şa­hit ki içi­mi, ger­çek­le­ri­mi ya­zı­yo­rum. Si­zin­le ta­nı­şıp, eni­ne bo­yu­na dü­şün­ce­le­ri­mi­zi ma­sa­ya ya­tı­rıp, ana­liz­le­ri ya­pıp, yol ha­ri­ta­mı­zı çiz­mek is­ti­yo­rum” di­yor.
Köy­lü gi­ri­şim­ci­li­ğin ta­ri­hi ye­ni de­ğil. Mo­dern Ja­pon eko­no­mi­si­ni or­ta­ya çı­ka­ran bü­yük gi­ri­şim­ci­le­rin ha­tı­rı sa­yı­lır bir kıs­mı köy­lü ço­cu­ğuy­du: Mit­su­bis­hi ve C. Itoh (Itoc­hu) şir­ket­le­ri­nin ku­ru­cu­la­rı gi­bi. 1858’de Itoc­hu’yu ku­ran Çu­bei Itoh, köy­le­rin­de okul ol­ma­dı­ğı için, kar­da kış­ta her gün baş­ka bir kö­ye gi­dip oku­yan­lar­dan­dı. İlkoku­lu bi­tir­di­ği gün, okul mü­dü­rü ken­di­si­ni ça­ğı­rıp özel bir gö­rüş­me yap­mış­tı.
Çu­be­i, say­gın bir işa­da­mı ol­duk­tan yıl­lar son­ra, il­ko­kul ar­ka­daş­la­rı­nı top­la­mış ve onur­la­rı­na özel bir ye­mek ver­miş­ti. Ye­mek­te yap­tı­ğı ko­nuş­ma­da sö­zü mü­dür­le yap­tı­ğı son gö­rüş­me­ye ge­tir­miş ve şöy­le de­miş­ti: “Mü­dür Bey be­ni kar­şı­sı­na al­dı; göz­le­ri­ni göz­le­ri­min tam içi­ne di­ke­rek; ‘Bi­li­yo­rum, sen çok bü­yük bir adam ola­cak­sın. Ken­di­ne iyi bak. Bu ül­ke­nin sa­na çok ih­ti­ya­cı var!’ de­di.” Çu­bei bun­la­rı an­la­tır­ken ta­bii ki göz­yaş­la­rı­na bo­ğul­muş­tu. Fa­kat ken­di­siy­le be­ra­ber bü­tün ar­ka­daş­la­rı­nın da ağ­la­dı­ğı­nı gö­rün­ce şa­şır­mış­tı: Çün­kü mü­dür, bü­tün ço­cuk­lar­la ay­nı bi­çim­de ve­da­laş­mış­tı!
 
Mu­am­mer’in Der­di Ne?
“Se­la­mün aley­küm. Ben 20.12. 1970 do­ğum­lu Mu­am­mer Öz­türk. 1992 yı­lın­da es­naf­lı­ğa baş­la­dım. Köy bak­ka­lım hâ­lâ de­vam edi­yor. 2004 yı­lın­da un fab­ri­ka­sı yap­tık. Hal­ka de­ğir­men ola­rak ça­lı­şı­yo­ruz. Ha­sat dö­ne­min­de ci­var köy­ler­den ge­li­yor­lar; buğ­day­la­rı­nı una çe­vi­ri­yo­ruz. De­ğir­men ma­ki­na­la­rı­mı­zı Ak­sa­ray Çift Kar­tal De­ğir­men Ma­ki­na­la­rı Sa­na­yi­i’nden sı­fır, CE ve ISO onay­lı, fa­tu­ra­lı ola­rak al­dık, kur­duk, iş­le­ti­yo­ruz. Yap­mış ol­du­ğu­muz hiz­met ve un­dan yö­re hal­kı mem­nun; bir­çok müş­te­ri­miz bi­ze ‘Ben öm­rüm­de böy­le un gör­me­dim’ di­yor. Ta­bii bu­nun se­bep­le­ri­ni ben bi­li­yo­rum. Kı­sa­ca si­ze öz ola­rak an­la­ta­cak olur­sam: 1. Buğ­day ola­rak ek­mek­lik de­ğe­ri yük­sek buğ­da­yın yö­re çift­çi­le­ri ta­ra­fın­dan ekil­me­si. 2. Ma­ki­na­la­rı­mı­zın ku­ru te­miz­le­me ve yı­ka­ma arıt­ma­yı bol su ile yap­ma­sı. 3. Buğ­da­yı kı­rıp un ya­par­ken ısın­ma ol­ma­yıp, buğ­da­yın öz gu­lu­ten ve renk kay­bı­na uğ­ra­ma­ma­sı.”
İyi gü­zel de, ne is­ti­yor­sun Mu­am­mer? “Sa­yın Ho­cam, be­nim meselem sis­tem ve un ka­li­te­sin­de de­ğil. Hal­ka de­ğir­men ola­rak ça­lış­ma za­ma­nı­mız 4 ay; ge­ri­ye ka­lı­yor 8 ay. Un pi­ya­sa­sı aşı­rı re­ka­bet­li. He­def da­ha kâr­lı ve 12 ay ça­lı­şa­bi­le­cek bir ve­rim­li­li­ğe ulaş­mak. De­ğer­li Ho­cam bun­la­rın al­tın­da ya­tan ve be­ni bir iç­ten içe ya­nan, pat­la­ma­ya ha­zır vol­kan du­ru­mu­na ge­ti­ren siz­si­niz. Ba­na ya­zı­la­rı­nız­da For­ti­zi­mi, ba­na Hon­daizi­mi siz öğ­ret­ti­niz. Be­nim duy­gu­la­rım­la oy­na­dı­nız. Hon­da izim­de Ba­tı­lı­lar gi­bi mo­to­sik­let, uçak, oto­mo­bil üret­me ha­ya­li var­dı Ja­pon atöl­ye­sin­de. Ve so­nun­da dün­ya mar­ka­sı ol­du. Ben de ken­di ala­nım­da ka­bu­ğu­mu kır­mak is­ti­yo­rum. Ha­ta­yı az yap­mak, ha­ni ya­zı­la­rı­nız­da De­ne­me Ya­nıl­ma Mo­del­le­me (di­yor­su­nuz ya!) Ho­cam mo­del­le­me de­di­ği­niz yol­dan gö­nül­lü iman­lı eko­no­mi as­ke­ri ol­mak is­ti­yo­rum!”
Evet, ar­tık an­la­mış ol­ma­lı­yız: Mu­am­mer “gö­nül­lü iman­lı eko­no­mi as­ke­ri” ol­mak is­ti­yor! Bu söz­ler bi­ze is­ter is­te­mez We­ber’in din ile eko­no­mik ge­liş­me ara­sın­da kur­du­ğu bağ­la­rı ha­tır­la­tı­yor. Ge­çen yüz­yı­lın baş­la­rın­da Al­man sos­yo­log Max We­ber, ka­pi­ta­liz­min ve ka­pi­ta­list ru­hun or­ta­ya çı­kı­şı­nı Pro­tes­tan­lı­ğın ya­yı­lı­şıy­la açık­lı­yor­du. Al­man­ya’nın eko­no­mik ge­liş­me­de ni­çin ge­ri kal­dı­ğı­nı ken­di­ne dert edi­nen ün­lü sos­yo­log, el yor­da­mıy­la bul­du­ğu ve aşı­rı bi­çim­de abart­tı­ğı ve­ri­le­re bak­tı­ğın­da, ka­pi­ta­liz­min Av­ru­pa’da da­ha çok Pro­tes­tan top­lu­luk­lar ara­sın­da ge­liş­ti­ği so­nu­cu­na var­dı. Ka­pi­ta­list ge­liş­me­de öne çı­kan Hol­lan­da ve İn­gil­te­re’de Pro­tes­tan mez­hep­ler yay­gın­dı ve ile­ri ge­len ka­pi­ta­list bi­rey­le­rin hep­si din­dar (hat­ta fa­na­tik) Pro­tes­tan­lar­dı.
We­ber’e gö­re ka­pi­ta­lizm, Pro­tes­tan­lı­ğın amaç­lan­ma­mışha­sı­la­sı­dır. Ya­ni bir inanç sis­te­mi ola­rak Pro­tes­tan­lık, ka­pi­ta­liz­mi he­def edin­miş de­ğil­di. Baş­ta Kal­ven­ci­lik ol­mak üze­re Pü­ri­ten mez­hep­ler­de fa­na­tik bir ka­der­ci­lik ha­kim­di. (Biz­de­ki Ceb­ri­ye eko­lü­ne ben­ze­te­bi­le­ce­ği­miz) Kal­ven­ci ka­der an­la­yı­şın­da, ebe­dî kur­tu­lu­şa ere­cek in­san­la­rın sa­yı­sı sı­nır­lıy­dı. Hiç­bir ça­ba ve­ya du­a bu sa­yı­yı art­tı­ra­maz­dı. Pe­ki, kur­tul­muş olan­la­rın ala­met-i fa­ri­ka­sı ney­di? Bu dün­ya­da on­la­rı na­sıl ta­nı­ya­bi­lir­dik? Kur­tul­muş­la­rın bi­rin­ci vas­fı, as­ce­tic bir ha­yat ya­şı­yor ol­ma­la­rı­dır. Din­dar Pro­tes­tan, za­hi­dâ­ne bir ha­yat ya­şar. Lüks ve is­raf­tan ka­çar, tu­tum­lu­dur. Eko­no­mi di­liy­le söy­ler­sek, ta­sar­ruf had­di yük­sek­tir.
Ebe­dî fe­la­ha eren Pro­tes­tan’ın ikin­ci vas­fı gay­ret­tir. Bu in­san, son de­re­ce ça­lış­kan­dır. Ça­lış­ma­yı iba­det gi­bi gö­rür. Üçün­cü va­sıf, dü­rüst­lük­tür. Dü­rüst in­sa­nın top­lum­da iti­ba­rı yük­sek olur. Dü­rüst in­san ko­lay kre­di bu­lur; ya­tı­rım­la­rı­nı fi­nan­se eder. Ça­lış­kan ol­du­ğu için de çok ça­lı­şır ve ka­za­nır. Za­hid ol­du­ğun­dan, az har­car. Böy­le­ce kı­sa za­man­da ön­de ge­len bir iş ada­mı olup çı­kar. Zen­gin­li­ği he­def­le­miş ol­du­ğu için zen­gin ol­maz. İyi bir Pro­tes­tan’ın ni­te­lik­le­ri­ne sa­hip ol­ma­ya gay­ret et­ti­ği için zen­gin­le­şir.
 
We­ber, Som­bart, Ro­din­son
We­ber’e ilk kar­şı çı­kan, ül­ke­da­şı Wer­ner Som­bart ol­du. Som­bart’a gö­re, We­ber’in te­zin­de Pü­ri­ta­nizm gör­dü­ğü­müz her ye­re Ju­da­izm koy­ma­lı­yız: Ka­pi­ta­liz­mi or­ta­ya çı­ka­ran ras­yo­nel­lik, Hı­ris­ti­yan­la­rın de­ğil, Ya­hu­di­le­rin ta­rih­sel özel­li­ği­dir. Ba­bil sür­gü­nün­den be­ri yurt­suz ya­şa­dık­la­rın­dan, Ya­hu­di­ler ta­rım­dan kop­muş­lar­dı. Sık sık ül­ke­den ül­ke­ye ve­ya şe­hir­den şe­hi­re sü­rül­dük­le­rin­den, on­lar için ta­rım, ris­ki yük­sek bir fa­ali­yet­ti. (Ha­sat vak­ti gel­me­den sü­rü­lür­ler­se, bü­tün ser­vet­le­ri tar­la­da ve­ya top­ra­ğın al­tın­da ka­la­cak­tı!) Onun için, yük­te ha­fif pa­ha­da ağır eş­ya­ya ya­tı­rım yap­tı­lar ki, sü­rül­dük­le­ri za­man be­ra­ber­le­rin­de ko­lay­lık­la gö­tü­re­bil­sin­ler. Kı­sa­ca, ti­ca­ret­te ve bil­has­sa pa­ra ti­ca­re­tin­de uz­man­laş­tı­lar. Bu on­la­rı ras­yo­nel (he­sap­çı) bir top­lum ha­li­ne ge­tir­di. Ka­pi­ta­liz­min de özü, he­sap­çı­lık­tır. Bu va­sıf Hı­ris­ti­yan top­lu­mun ge­ne­lin­de yok­tu. Av­ru­pa top­lum­la­rı­nın ka­pi­ta­list­leş­me­si, bir an­lam­da Hı­ris­ti­yan­la­rın Ya­hu­di­leş­me­si de­mek­tir. (Som­bart as­lın­da bu fi­kir­le­ri, Karl Marks’tan alı­yor­du! Marks’a gö­re, mo­dern bur­ju­va top­lu­mu, Hı­ris­ti­yan top­lu­mun Ya­hu­di­leş­me­sin­den baş­ka bir şey de­ğil­di.)
Ric­hard Taw­ney, We­ber’in kur­du­ğu iliş­ki­yi ter­si­ne çe­vir­di: Av­ru­pa, Pro­tes­tan ol­du­ğu için ka­pi­ta­list­leş­mi­yor; ka­pi­ta­list­leş­mek­te ol­du­ğu için Pro­tes­tan­la­şı­yor­du. Tre­vor-Ro­per’e gö­rey­se anah­tar ol­gu mu­ha­cir­lik­ti. We­ber’in ör­nek ver­di­ği Pro­tes­tan gi­ri­şim­ci­ler­den hiç­bi­ri o ül­ke­nin ‘yer­li’ Pro­tes­tan’ı de­ğil­di. Mut­la­ka bir baş­ka yer­den göç edip gel­miş­ler­di. Som­bart’ın hak­lı ol­du­ğu bir hu­sus, ka­pi­ta­list ru­hun Pro­tes­tan­lık­tan bir­kaç yüz­yıl ön­ce İtal­yan şe­hir­le­rin­de mev­cut ol­du­ğuy­du. Ve­ne­dik, Flo­ran­sa, Ce­no­va gi­bi şe­hir-dev­let­ler­de çok sa­yı­da ko­yu Ka­to­lik ka­pi­ta­list gi­ri­şim­ci var­dı. “Din­le­ri, iş ha­yat­la­rı­nı döl­le­di” di­yor­du Som­bart.
Ma­xi­me Ro­din­son, We­ber te­zi­ni İs­lam ta­ri­hi­ne uy­gu­la­dı; Nor­man Ja­cobs ile Ro­bert Bel­lah ise sı­ra­sıy­la Çin ve Ja­pon ta­rih­le­ri­ne. Hep­si de We­ber’den çok fark­lı so­nuç­la­ra ulaş­tı­lar. Ro­din­son’a gö­re, İs­la­mi­yet bir si­ya­si ide­olo­ji ola­rak ka­pi­ta­liz­me kar­şı de­ğil­di. İs­lam top­lum­la­rın­da ka­zanç ve mül­ki­yet ile­ri öl­çü­de ser­best­ti. Müs­lü­man­la­rın “ge­ri kal­mış­lı­ğı” ta­rih­sel bir kon­jonk­tü­rün ese­riy­di: Av­ru­pa­lı­lar bir şe­kil­de öne geç­miş ve İs­lam top­lum­la­rı­nın ay­nı yön­de ge­liş­me­le­ri­ni en­gel­le­miş­ler­di. Eko­no­mik ge­liş­me­ye en­gel olan fak­tör din de­ğil, za­yıf­la­yan dev­let ya­pı­la­rıy­dı.
 
Dev­rim­ci Li­be­ral Sab­ri Ül­ge­ner
Sab­ri Ül­ge­ner, We­ber ve Som­bart’tan ha­re­ket­le Os­man­lı­la­rın ik­ti­sa­di ka­de­ri­ni de­ğer­len­dir­me­ye ça­lış­tı. Ül­ge­ner dev­rim­ci bir aka­de­mis­yen, li­be­ral bir dü­şü­nür ve mu­ha­fa­za­kâr bir in­san­dı. Üni­ver­si­te­de dev­rim­ci­lik­ten sa­de­ce Mark­sçı­lı­ğın an­la­şıl­dı­ğı bir de­vir­de, ya­pı-odak­lı de­ğil, in­san-odak­lı bir ik­ti­sat an­la­yı­şı­nı sa­vun­du. İl­ginç­tir, Mark­sçı dev­rim­ci­ler kü­çük grup­lar ha­lin­de­ki so­kak ey­lem­le­riy­le Tür­ki­ye’nin tüm sos­yo-po­li­tik ya­pı­sı­nı dö­nüş­tü­re­bi­le­cek­le­ri­ni dü­şün­dük­le­ri hal­de, dok­tri­ner yön­den in­san­cı de­ğil, ya­pı­sal­cı idi­ler: Ya­pı­la­rı göz­le­rin­de öy­le­si­ne bü­yü­tü­yor­lar­dı ki, in­san ade­ta kay­bo­lu­yor­du. Pro­fe­sör Ül­ge­ner in­sa­nı, ik­ti­sa­di araş­tır­ma­nın mer­ke­zi­ne koy­du. Ön­ce in­sa­nı ta­nı­ma­lıy­dık ki, ya­pı­yı ve ya­pı­nın müs­tak­bel yö­rün­ge­si­ni ta­sav­vur ede­bi­le­lim.
İn­sa­nı ta­nı­mak, sa­de­ce bu­gün, bu­ra­da ya­şa­yan bi­rey­le­ri ta­nı­mak de­ğil­di. Ya­kın ve uzak geç­mi­şiy­le, bir kül­tür var­lı­ğı­nı ta­nı­mak­tı. Ölü­ler en az ya­şa­yan­lar ka­dar önem­li ve ki­şi­li­ği­mi­zi be­lir­le­yi­ci idi­ler. Türk in­sa­nı­nı ta­nı­mak için, za­man için­de en az 1000-1500 yıl­lık bir yol­cu­lu­ğa çık­mak ge­re­ki­yor­du. Ül­ge­ner’in bi­ze mi­ras bı­rak­tı­ğı eser­ler (A. G. Sa­yar’ın Ül­ge­ner por­tre­siy­le be­ra­ber!), böy­le me­şak­kat­li bir yol­cu­lu­ğun sa­bır­la ol­gun­laş­mış mey­ve­le­ri­dir.
Ül­ge­ner dev­rim­ci bir aka­de­mis­yen, fa­kat li­be­ral bir dü­şü­nür­dü. Li­be­ra­li bu­ra­da sa­de­ce “ser­bes­ti yan­lı­sı” fi­kir ada­mı an­la­mın­da kul­lan­mı­yo­rum. Li­be­ral­lik, Av­ru­pa-mer­kez­ci ta­raf­gir bir ta­rih yo­ru­mu­dur. En mü­kem­mel ifa­de­le­rin­den bi­ri­ni, We­ber’in ün­lü Pro­tes­tan Ah­lâ­kı ve Ka­pi­ta­liz­min Ru­hu baş­lık­lı ese­ri­nin he­men ba­şın­da bul­mak­ta­dır. Mea­len: “Ka­pi­ta­lizm ve bir bü­tün ola­rak Mo­dern­lik (Ras­yo­nel­lik), in­san­lık ta­ri­hi­nin en muh­te­şem ola­yı­dır. Onu ya­ra­tan in­san, na­sıl ol­du da sa­de­ce (Ba­tı) Av­ru­pa top­ra­ğın­da boy ver­di?” We­ber sos­yo­lo­ji­si bu yö­nüy­le bir on­to­lo­ji­dir.
An­la­ya­ma­dı­ğım hu­sus şu­dur: Ül­ge­ner, “Al­man eko­lü”nden ge­li­yor­du. En azın­dan Speng­ler ve Hei­deg­ger gi­bi isim­le­re aşi­na ol­ma­sı ge­re­kir­di. Bun­lar­dan bi­raz ya­rar­la­na­bil­se, We­ber’in ta­raf­gir ba­kı­şı­na esir ol­maz­dı. An­lar­dı ki, We­ber’in so­ru­su, Mo­dern­li­ğin için­den so­rul­muş bir so­ru­dur. Ka­pi­ta­list ‘me­de­ni­yet’in hem en mü­kem­mel in­san­lık du­ru­mu, hem de ade­ta ölüm­süz bir sos­yal sis­tem ol­du­ğu var­sa­yı­mı­na da­yan­mak­ta­dır.
We­ber’in 100 yıl ön­ce bu tarz­da dü­şü­nü­yor ol­ma­sı nor­mal­di. Ne de ol­sa, Al­man­ya da­hil ‘em­per­yal’ Av­ru­pa dev­let­le­ri yer­yü­zü­nün beş­te dör­dü­nü ken­di ara­la­rın­da pay­laş­mış­lar­dı. Av­ru­pa­lı­lar, ken­di­le­ri­ni Olim­pos Da­ğı’ndan ate­şi ça­lıp ge­ti­ren Pro­me­te’ye ben­zet­mek­te ma­zur­du­lar. Prob­lem, Ül­ge­ner ve­ya baş­ka bir Av­ru­pa­lı ol­ma­yan bil­gi­nin, üs­te­lik We­ber’in ese­ri­nin üze­rin­den iki ne­sil ve iki dün­ya sa­va­şı geç­tik­ten son­ra, so­ru­yu hâ­lâ ay­nı cüm­le­ler­le tek­rar edip bu­na ce­vap arı­yor ol­ma­sıy­dı.
 
Ül­ge­ner Geç Kal­mış­tı
Bü­yük dü­şü­nür­ler ce­vap­la­rıy­la de­ğil, so­ru­la­rıy­la bü­yük­tür­ler. Ne İbn Hal­dun sos­yal ge­liş­me­nin tat­min­kâr ‘ya­sa­la­rı­nı’ keş­fe­de­bil­miş­ti, ne Marks, ne We­ber. Fa­kat üçü­ne de sos­yo­lo­ji il­mi­nin ku­ru­cu­la­rı pa­ye­si­ni ve­re­bi­li­yo­ruz. Çün­kü so­ru­la­rı ye­rin­de ve za­ma­nın­da sor­muş­lar­dı. Ül­ge­ner ise geç kal­mış­tı. İl­ginç­tir, bir ya­zı­sın­da, ik­ti­sat­la uğ­ra­şan­la­rın hep böy­le­si aziz­lik­le­re uğ­ra­dık­la­rı­nı söy­le­mek­te­dir:
“İk­ti­sat te­ori­siy­le uğ­ra­şan­la­rın, te­mel­de he­men hiç de­ğiş­me­yen bir alın­ya­zı­sı var­dır. Bel­li bir ko­nu üs­tü­ne eği­lip de teo­rik iza­hın zir­ve­si­ne tır­ma­nıl­dı­ğı sı­ra­da, ha­di­se­nin ken­di­si çok­tan de­ğiş­miş olu­yor. Ko­nu­nun araş­tı­rı­cı üze­rin­de böy­le­si­ne ‘aziz­li­ği’ herhal­de sos­yal ola­yın ta­bia­tı ica­bı­dır… Bir Marks, ka­pi­ta­list sü­re­cin de­ğiş­mez ka­nu­nu ola­rak te­mer­küz ha­di­se­si­ni ka­ğıt üze­ri­ne dök­tü­ğü sı­ra­lar­da, biz­zat ka­pi­ta­list ge­liş­me­nin apay­rı bir is­ti­ka­met­te yol al­ma­ya ha­zır­lan­dı­ğı­nı el­bet­te fark et­me­miş­ti.”
Marks’ın ba­şı­na ge­len, Ül­ge­ner’in de ba­şı­na gel­di. Özel­lik­le 1970’ler­den son­ra ya­pı­lan ta­rih ve sos­yo­lo­ji ça­lış­ma­la­rı, We­ber­yen yak­la­şı­mı se­vim­siz bir ha­tı­ra gi­bi ge­ri­ler­de bı­rak­tı. We­ber­gil ku­ram­la­rın id­di­a ve ima­la­rı­nın ak­si­ne, ne Os­man­lı eko­no­mi­si du­ra­ğandı, ne de Os­man­lı­lar kü­re­sel ti­ca­ret ağ­la­rı­nın dı­şın­day­dı. Özel­lik­le Brau­del’in Os­man­lı İm­pa­ra­tor­lu­ğu­nu sa­de­ce he­ge­mon­ya mü­ca­de­le­si ba­kı­mın­dan de­ğil, ay­nı za­man­da ik­ti­sa­di iliş­ki­ler ba­kı­mın­dan da Ak­de­niz dün­ya­sı­nın bü­tün­le­yi­ci par­ça­sı ola­rak res­met­me­sin­den son­ra, bu bü­yük sos­yal var­lı­ğın dün­ya ta­ri­hin­de tut­tu­ğu yer ta­rih­çi­le­rin ve sos­yal bi­lim­ci­le­rin gün­de­mi­ne gir­di. İnal­cık, Fa­ru­ki, Genç ve Ta­ba­koğ­lu gi­bi seç­kin Os­man­lı ta­rih­çi­le­ri­nin ça­lış­ma­la­rı gös­ter­di ki: Si­ya­si ol­du­ğu ka­dar ik­ti­sa­di ba­kım­lar­dan da Os­man­lı­lar, Av­ru­pa dra­ma­sı­nın pa­sif se­yir­ci­le­ri de­ğil, ba­ğım­sız ve tu­tar­lı ey­lem­le­ri olan muk­te­dir oyun­cu­lar­dı.
 
Ana­do­lu Mu­am­mer Kay­nı­yor
Gü­nü­mü­ze ge­lir­sek, Mu­am­mer­le­rin der­di “ka­bu­ğu­nu kır­mak”. Bu sa­de­ce ken­di do­ğal ka­buk­la­rı de­ğil. Dev­le­tin ve onun da öte­sin­de kü­re­sel ka­pi­ta­list sis­te­min Mu­am­mer­le­rin be­de­ni­ne sar­dı­ğı ya­pay ka­buk, işi büs­bü­tün zor­laş­tı­rı­yor. Bu­na rağ­men, de­rin bir bi­linç­le kav­rı­yor­lar ki, cid­di ik­ti­sa­di gi­ri­şim­ler ar­tık sa­de­ce bi­rey­sel ka­zanç ara­cı de­ğil; dün­ya üze­rin­de be­lir­li bir yer tut­ma­nın ol­maz­sa ol­maz şar­tı­dır. Ka­bu­ğu­nu kır­ma, bir var ol­ma me­se­le­si­dir.
Del­hi Türk Sul­tan­lı­ğı’ndan Os­man­lı’ya ka­dar ‘Türk­lük’ bir ör­güt­len­me bi­lin­ci­dir. Uzun so­luk­lu si­ya­si ya­pı­lar kur­ma; çok sa­yı­da fark­lı dil ve din­den in­sa­nı bu ya­pı­lar için­de ya­şa­ta­bil­me us­ta­lı­ğı­dır. Bu us­ta­lı­ğın ha­mu­ru te­sa­muh, ma­ya­sı iti­mat­tır. Bu iki has­let ete ke­mi­ğe bü­rün­me­dik­çe, Türk­le­rin uzun so­luk­lu ik­ti­sa­di ya­pı­lar ku­rup ya­şa­ta­bil­me­le­ri de müm­kün de­ğil­dir.
Te­sa­muh; mü­sa­ma­ha, hoş­gö­rü, ço­ğul­cu­luk. İti­mat; gü­ven, sır­tı­nı di­ğe­ri­nin (öte­ki­nin de­ğil, di­ğe­ri­nin!) sır­tı­na da­ya­ya­bil­me ra­hat­lı­ğı. Dev­let adam­lı­ğı­nın da, şir­ket adam­lı­ğı­nın da iki ana esa­sı bun­lar­dır. Ana­do­lu top­ra­ğın­dan Ro­ma dö­ne­mi ka­lın­tı­la­rı­nı de­ğil, bu has­let­le­ri ka­zıp çı­ka­ra­bil­di­ği­miz öl­çü­de dev­let ve şir­ket­le­ri­miz mu­am­mer (uzun ömür­lü) ola­bi­le­cek­tir.

Paylaş Tavsiye Et