Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (Ağustos 2009) > Yüzleşiyorum > Muhacir kurar, devşirme sürdürür!
Yüzleşiyorum
Muhacir kurar, devşirme sürdürür!
Mustafa Özel
ENSARİ, Abdullah, Serdar ve Hasan. Tokyo Camii’nde bir avuç genç Türk ile muhacirliği konuşuyoruz. Tarihin en zor mesleğini! Kongo Gumi’yi soruyorum, pek bilen çıkmıyor. Dünyanın en eski şirketinin kurucusu. Japonya’daki Budist tapınaklarının büyük bir kısmını bu şirket inşa etmiş. Kuruluş tarihi 578, yani fil vakasından birkaç yıl sonra!
Muhacirlik zor zanaat. Fakat her zorlukla beraber iki kolaylık vardır. Koreli bir yapı ustasıydı Kongo. Japonya’nın en uzun ömürlü örgütünün temelini attı. Tarihin neredeyse bütün büyük ölçekli ve uzun ömürlü organizasyonları muhacirlerin eseridir. Muhacirler kurar, devşirmeler devam ettirir.
İnsanlık tarihinde sayısız siyasi organizasyon kurulmuş; fakat bunların çok büyük bir kısmı, tıpkı günümüzün aile şirketleri gibi, yaşatılamamıştır. Birkaç istisna ile dünya siyaset tarihi şöyle özetlenebilir: Bir varmış bir yokmuş; Ahmet oğlu Mehmet bir beylik kurmuş; kendi sağlığında beyliğinin sınırlarını biraz genişletmiş; fakat ölümünden sonra beyliği ya çocukları arasında paylaşılmış yahut dağılıp gitmiş.
Yazılı tarihte, ömrü birkaç yüzyılı bulan, dünya tarihçilerinin imparatorluk veya yerine göre medeniyet gibi kelimelerle nitelendirdiği büyük ölçekli siyasi organizasyonların sayısı 40 dolayındadır. Yaklaşık 6 bin yılda, 40 siyasi örgüt! Kriterleri biraz yumuşatsak ve mesela ömrü 200 yılı aşan organizasyonları sorsak, cevap fazla değişir mi, bilmem.
Uzun ömürlü iktisadi örgütlerin (şirketlerin) sayısı da farklı değil. Fransa’da Les Henokiens adlı bir dernek var. Derneğe üyelik şartı, 200 yaşında şirket olduğunu kanıtlamak. Kaç üyesi var biliyor musunuz? 28 Temmuz 2009 itibarıyla sadece 41. Devletler için söylediklerimize tıpatıp benziyor. Kırk bir kere maşallah!
Her büyük medeniyet, bir hicretten sonradır. Yapıları muhacirler kurmuş, devşirmeler devam ettirmiş. Şirketler dünyası için de durum farklı değildir. Birkaç yıl önce kaleme aldığım bir yazıda İstanbul, Bursa ve Balıkesir’i karşılaştırarak şöyle demiştim:
Hafta içinde iki iftar sonrası konuşma yapmak üzere kürsüye çağrıldım. Birincisi Eyüp, Piyer Loti tepesinde, İGİAD tarafından düzenlenmişti. İGİAD, İktisadi Girişim ve İş Ahlakı Derneği. Yanlış okumadınız: girişim ve iş ahlakı, ikisi bir arada! Sofrada, bu anlayışa yatkın 150 dolayında girişimci vardı. Yaş ortalaması tahminime göre 35. Basit bir soruyla başladım: Aramızda babası İstanbul’da doğan var mı? Elini kaldıran olmadı. Peki, kendisi İstanbul’da doğan var mı? Yedi kişi. Yüzde beş!
Demek ki aşağı yukarı hepimiz muhaciriz! Muhacirlik acılı, ağrılı bir süreç. Fakat aynı zamanda büyük bir nimet. Tarihte neredeyse bütün büyük siyasi-iktisadi organizasyonları muhacirler kurmuş, devşirmeler sürdürmüş! Hicret olmadan, medeniyet olmuyor. Türkler son bin yılın devlet kurucu muhacirleridir. 1200’lerde Hindistan’da Delhi Sultanlığı, İran, Anadolu ve Mısır’da uzun ömürle devletler; 15. yüzyıldan itibaren Balkanlar’dan Himalayalar’a uzanan geniş alanda imparatorluklar (Osmanlı, Safevi, Hind-Babür) hep muhacir Türklerin eseridir.
Büyük bir vizyona sahip olmasalardı, bu denli başarılı olamazlardı. Müslümanlara Anadolu’yu açan fatihin adı Alparslan’dır. Hem alp hem aslan; tam bir cengâver. Fakat oğlunun adını Melikşah koymuştur. Hem melik, hem şah. Bir anlamda, gelecek nesillerin önüne bir hedef koymuştur: Hem Arab’ın hem Fars’ın yönetim geleneğini tevarüs ederek fethettiğiniz ülkeleri yöneteceksiniz!
İkinci konuşmayı, Belediye Başkanı’nın konuğu olarak gittiğim Balıkesir’de yaptım. İstanbul’daki ankette herkes muhacir çıkmıştı; Balıkesir’deki ankette herkes yerli çıktı. İşte, dedim, verimli topraklarına rağmen bir şehrin iktisadi girişimde bu kadar geri kalışının anahtar sebeplerinden biri! Aranıza hiç muhacir girmemiş veya girememiş. Şehrin zenginlik kaynakları birkaç ailenin elinde kalmış; onlar da iktisadi gelişmenin önünü tıkamış, tekelci kalmayı tercih etmişler. Oysa yanı başlarındaki Bursa alıp başını gitmiş. Balıkesir denize daha yakın olduğu halde, Bursa’nın onda biri gelişme gösterememiş. Urfa ile Antep’i karşılaştırın, aynı neticeye ulaşırsınız!
 
Zheng He’den Muhtar Kent’e Türk Devşirmeler
Niçin muhacir? Çünkü yerlinin keyfi yerinde olur. Malı mülkü, az çok istikrarlı bir geliri vardır. Muhacir, köklerinden kopup gelmiştir. Yeni ortamda kendini ispat etmesi gerekir. Yerliden birkaç misli daha fazla çaba harcamak, sadece bedenini değil, beynini de iki kat yormak zorundadır.
Niçin devşirme? Çünkü büyüyen her sosyal yapının bünyesi dönüşüme uğrar. Vücut kimyası değişir. Tırtıl büyüyüp kelebek olur; fakat kelebek artık tırtıl değildir. Aile şirketlerimizin çoğunda görülen ani çöküş, bu dönüşüme akıl erdirememenin doğal sonucudur. İşletme küçükken eş dost ile yönetebilirsiniz. Fakat büyüyen bir işletme kendi ihtiyaçlarını dayatır. “Bana şu niteliklere sahip, eğitim düzeyi şöyle, tecrübesi şu kadar adamlar lâzım!” der. Bu adamları kendi yakın çevrenizde bulamazsınız. Dünyanızı genişletip, bu yetenekli insanları dört bir yandan devşirmek zorundasınız. Çin tarihinin en büyük amirali, Müslüman Türk bir devşirme olan Zheng He idi. Coca Cola’nın başında da bugün aynı şekilde Müslüman Türk bir devşirme olan Muhtar Kent bulunuyor. Osmanlı devletini İstanbul’un fethinden itibaren devşirmeler yönetmiştir. Bir muhacirler ülkesi olan ABD, dünyanın her yerinden devşirdiği yetenekli insanlarla ayakta duruyor. Bu ülkeye birkaç yıl “beyin göçü” dursa, sistem tökezlemeye başlar.
Devşirmecilik, tarihin en eski anlayış ve kurumlarından biridir. Kitab-ı Mukaddes’teki şu ifadeler (Daniel, 1-20) bunu bütün açıklığı ile gösteriyor:
Yahuda Kralı Yehoyakim, krallığının üçüncü yılında Babil Kralı Nebukadnessar Yeruşalim’in üzerine yürüyüp kenti kuşattı. Rab, Yahuda Kralı Yehoyakim’i ve Tanrı’nın Tapınağı’ndaki bazı eşyaları Nebukadnessar’ın eline teslim etti. Nebukadnessar bunları Şinar ülkesine götürüp kendi ilahının tapınağının hazinesine yerleştirdi. Kral İsrailliler arasından kral soyundan gelme ya da soylu bazı gençlerin seçilip saraya getirilmesi için saray görevlilerinin yöneticisi Aşpenaz’a buyruk verdi. Bu gençler kusursuz, yakışıklı, her konuda bilge, bilgili, öğrenmeye yetenekli, sarayda görev almaya uygun nitelikte kişiler olmalıydı. Aşpenaz onlara Kildaniler’in dilini ve yazısını öğretecekti. Kral bu gençler için kendi sofrasından gündelik yiyecek ve şarap ayırdı. Üç yıl eğitildikten sonra gençler kralın önüne çıkarılacaklardı. Seçilen gençler arasında Yahudalılar’dan Daniel, Hananya, Mişael ve Azarya da vardı. Saray görevlilerinin yöneticisi onlara yeni adlar koydu. Daniel’e Belteşassar, Hananya’ya Şadrak, Mişael’e Meşak, Azarya’ya Abed-Nego adını verdi. Daniel dinsel açıdan kendini kirletmemek için kralın onlara ayırdığı yemeklerden yemeyi de şaraptan içmeyi de istemedi. Bu yoldan kendini kirletmemek için saray görevlilerinin yöneticisine ricada bulundu. Tanrı saray görevlileri yöneticisinin Daniel’e sevgiyle, sevecenlikle davranmasını sağladı. Adam Daniel’e, “Yiyecek içecek payınızı ayıran efendimiz kraldan korkarım” dedi, “Eğer yüzünüzü yaşıtınız olan öbür gençlerin yüzünden daha solgun görürse, başımı tehlikeye sokmuş olursunuz.” Daniel, saray görevlileri yöneticisinin Hananya, Mişael, Azarya ve kendisinin başına koyduğu gözeticiye gidip, “Lütfen kullarınıza on gün olanak tanıyın” dedi, “Bu on gün içinde bize yemek için sebze, içmek için de su verilsin. Sonra yüzlerimizi kralın yemeklerini yiyen öbür gençlerin yüzleriyle kıyaslayın ve kullarınıza gördüğünüze göre davranın.” Gözetici bu isteği kabul etti ve onlara on gün deneme fırsatı verdi. On gün sonra dört genç kralın yemeklerini yiyen öbür gençlerin hepsinden daha sağlıklı, daha iyi beslenmiş görünüyordu. Böylece gözetici o günden sonra kralın gençler için ayırdığı yemekle şarabı kaldırdı ve onlara sebze vermeyi sürdürdü. Tanrı bu dört gence her konuda bilgi, beceri, bilgelik verdi. Daniel her çeşit görümü ve düşü yorumlayabiliyordu. Kralın belirlediği süre tamamlanınca, saray görevlileri yöneticisi gençleri Nebukadnessar’a götürdü. Kral onlarla görüştü; içlerinde Daniel, Hananya, Mişael, Azarya gibisi yoktu. Bu yüzden kralın hizmetine onlar atandı. Kral bilgelik ve anlayışla ilgili konularda onları sınadı ve dört genci ülkesindeki bütün sihirbazlardan, falcılardan on kat üstün buldu.
Metni devşirme sistemini anlamak bakımından tefsir edersek:
1. Fatihler maddi ganimet kadar beşerî ganimetlere de önem veriyor.
2. Nebukadnessar, soylu ve yetenekli gençlerin seçilip kendi yönetimi için hazırlanmasını emrediyor.
3. Onlara kendi ülkesinin dil ve yazısını öğrettiriyor.
4. Bakımlarını üstleniyor.
5. Adlarını değiştiriyor.
6. Bunlardan en yetenekli olanlar, kendi ilkelerini çiğnemiyorlar!
7. Fatihler, (ilahi yardım sayesinde) bunu anlayışla karşılıyor!
8. Devşirilen gençler olağanüstü yetenekler sergiliyor.
9. Bunların bir kısmı kralın hizmetine atanıyor.
Kral bunları sınıyor ve ülkesindeki muadillerinden çok üstün olduklarını görüyor.
Osmanlılar devşirme sisteminin önemini erken bir zamanda kavradılar. Neşrî Tarihi’nde devşirmenin ilk hali olan pençik sisteminin oluşumu şöyle naklediliyor:
Murad Han Gazi, Edirne tahtına geçüb oturdı. Lalası Şahin’e Zağra ve Filibe tarafına akın verdi. Ve Evrenoz Gazi dahi İpsala’yı feth idüb, bunlar yirlü yerinde uc-begleri oldılar. Bir gün Kara Rüstem dirlerdi, Karaman vilayetinden bir danişmend geldi. Ve Hayrüddin Paşa ol vakıt kadıasker idi. Kara Rüstem eytdi: “Efendi, bunca sultanlık malı niçün zayi edersiz?” Kadıasker eytdi: “Nice mal zayi itdüm?” Kara Rüstem eytdi: “İş bu gaziler ki gazadan esir çıkarurlar, Tanrı buyruğıyle beşde biri hünkârundur” didi. Kadıasker bunu Sultan Murad Gazi’ye bildirüb, Murad Han Gazi dahi eytdi: “Tangrı buyruğıyse alın” didi. Pes anlar dahi bu tertib üzerine birer kadı tayin idüb, akıncı kadıları diyü ad koyub bu tarik üzere hayli oğlanları cem’ idüb Murad Han Gazi’ye getürdiler. Çandarlu Hayruddin Paşa eytdi: “Bunlar Türke virelüm. Hem Müslüman olsunlar, hem Türkçe öğrensinler. Sonra getürelüm, Yeniçeri olsunlar” didi. (Serdar Özdemir: Osmanlı Devleti’nde Devşirme Sistemi, 2008, s. 63.)
 
İlkeli ve Tarafsız Olun!
Devşirmelerden hakkıyla yararlanabilmek için temel kıstas nesnelliktir. Yani onlara ilkeli, tarafsız davranmalısınız. Kabiliyet ve gayretleri ölçüsünde yükselip düşmelidirler. Çağdaş işletme yönetiminde de “eleman devşirme” anlayışı farklı değildir. Yirminci yüzyılın ilk yarısına damgasını vuran Taylor felsefesinin özü şudur: Personeli gelişigüzel değil, hüner derecelerini yansıtacak bilimsel bir seçimle işe alın. Sonra kendi başlarına bırakmayıp eğitin, öğretin, geliştirin. Max Weber de her tür organizasyonda işe alımların liyakat ilkesine göre yapılması gerektiğini söyler: Nepotik (kayırmacı) olmayın; insanları size yakınlıklarına göre değil, hüner, bilgi ve tecrübelerine göre işe alın.
Sakın öyle “Taylor’ın, Weber’in vakti geçti!” gibi postmodern klişelere kanmayın. Bunlar birer klasik. Pabuçları kolay kolay dama atılamıyor. Günümüzün en çok okunan kitaplarından biri olan, Jim Collins’in İyiden Mükemmel Şirkete başlıklı eserinin mesajı şu: İyiden mükemmele gitmenin yolu, doğru insanlardan geçiyor. “Eğer otobüse doğru insanları bindirip, yanlış insanları indirip, herkesi oturması gereken yere oturtabilirsek, o zaman otobüsü mükemmel bir yere doğru nasıl götüreceğimizi saptayabiliriz.” Bu cümlede doğru kelimesi yerine hünerli kelimesini koyun, Collins’in klasiklerden farkı buharlaşıversin.
Kabusnâme’yi okudunuz mu hiç? Bundan tam 9 yüzyıl evvel İranlı bilge Keykâvus tarafından oğlu Giylânşah’a yazılan bu ünlü nasihatnâmede, klasik yönetim felsefesinin neredeyse tüm ilkeleri var. Mercimek Ahmed tarafından Türkçeye çevrilip İkinci Murad’a sunulan Kabusnâme, Orhan Şaik Gökyay tarafından notlandırılmış olarak günümüz okurlarına sunuldu. Kitabın altıncı babı “Hüner arttırmak güher arttırmaktan yeğdir” başlığını taşıyor. Güher, cevher demektir; yani bir şeyin aslında var olan. Hüner ise insan çabasıyla kazanılır. Okuyalım:
“Ey oğul bilmiş ol ki, hüner güherden yeğdir. Pes cehdeyle ki güher artırma, hüner artır. Zira hünersiz kişinin hiç kimseye asısı değmez, belki kendüye dahi faidesi değmez. Şol mugaylan ağacı gibi ki gölgesi yoktur; ne kendüye faidesi var ne gölgesinde ayruğa rahat var. İmdi elbet kişiye hüner gerek. Çün hüneri olmaya, bari güher gerektir. Yani asilzâde gerek. İllâ müşkil odur kim, ne aslı güheri ola ve ne hüneri ola. Pes onun gibi kişiye ke’l-âdem (ha var, ha yok) derler. İmdi ey oğul cehdeyle, bari eğer aslî güherin olmasa kisbî hünerin olsun. Zira ki hüner, ten güheridir; ten güheri asıl güherinden yeğdir.”
Sekizinci bapta Nuşirevan konuşuyor: “Ve hünersiz kişilere dost olma ki hünersizler ne dosta yarar ve ne düşmana.” Bir de 43. bab’a bakalım: “Sanat ehlinden olursan, gerektir ki tizkâr olasın ve eyi işler işleyesin, ta ki halk seni hünerbenttir diye öğeler, ta ki işin tamam olsa müşteri çok ola.”
Güneş altında yeni bir şey yok. Klasiklerin de, neoklasik ve postmodernlerin de anlattıkları, binlerce yıl önce söylenenlerden ibaret.

Paylaş Tavsiye Et