Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Kapak
27 Nisan’ı anlamak
Bekir Berat Özipek
ÖZAL­LI yıl­lar­da pek çok ki­şi, Tür­ki­ye’nin -olum­lu an­lam­da- ar­tık ge­ri dö­nü­şü ol­ma­yan bir yo­la gir­di­ği­ni dü­şü­nü­yor­du. Ar­tık si­vil top­lu­mun, si­ya­se­tin, o gü­ne ka­dar bas­tı­rıl­mış kim­lik­le­rin üs­tün­de­ki o ka­lın toz­lu ve ağır per­de kal­dı­rıl­mış­tı. Ömer Ça­ha’nın ifa­de­siy­le, si­vil top­lu­mun çi­çek­len­di­ği bir dö­nem ya­şa­nı­yor­du. Si­vil yö­ne­ti­min üs­tün­lü­ğü sağ­lan­mış gi­biy­di ve en ta­bu sa­yı­lan ko­nu­lar ek­ran­lar­da ser­best­çe tar­tı­şı­lı­yor­du.
28 Şu­bat, bu de­mok­ra­tik de­ği­şi­min ge­ri dö­nüş­süz ol­ma­dı­ğı­nı gös­ter­di. Muh­tı­ra Er­ba­kan’a ve­ya Re­fah-Yol’a kar­şı ve­ril­miş­ti; ama onun aç­tı­ğı yol­da asıl he­sap­laş­ma Özal dö­ne­miy­le ya­pıl­dı. Koa­lis­yon hü­kü­me­ti sü­re­ce di­re­ne­me­di; CHP ve DSP “mu­ta­da in­kı­yat ile” mi­li­ta­riz­me des­tek ver­di; si­ya­sal ola­nı, “eko­no­mik ve sı­nıf­sal ar­ka pla­nı”na atıf­la de­ğer­len­di­ren sos­ya­list so­lun önem­li bir bö­lü­mü de ma­ter­ya­list ana­liz­le­ri­ni bir se­fer­lik er­te­le­yip, 28 Şu­bat’ı ga­yet ‘idea­list’ yak­la­şım­lar­la ‘açık­la­yıp’, ‘ta­raf­sız’ kal­dı­lar (Bu­ra­da­ki ta­raf­sız­lık, ör­ne­ğin yol­da bir kap­kaç­çı­nın sal­dı­rı­sı­na uğ­ra­yan bir ka­dı­nın çan­ta­sı­nı ko­ru­ma mü­ca­de­le­si­ni gö­rüp, ka­dı­na duy­du­ğu an­ti­pa­ti­den do­la­yı mü­da­ha­le­de bu­lun­ma­yan, “Ne kap­kaç­çı ne de bu ka­dın” di­yen ki­şi­nin ta­raf­sız­lı­ğı­dır). Oy­sa sı­nıf­sal ana­liz yap­mak is­te­yen­ler için, is­te­me­dik­le­ri ka­dar bol mal­ze­me var­dı: Bat(ırıl)an ban­ka­lar, top­lu­mun yurt­dı­şı­na ak­ta­rı­lan mil­yar­lar­ca do­lar­lık mad­di de­ğe­ri, ani fa­kir­leş­me ve onun­la bağ­lan­tı­lı iki bü­yük eko­no­mik kriz ve çö­küş gi­bi. So­nuç­ta si­vil top­lum ge­re­ği gi­bi di­re­ne­me­di ve 28 Şu­bat sü­re­ci ‘ba­şa­rı’yla ta­mam­lan­dı.
Tür­ki­ye’nin ya­şa­dı­ğı bü­yük çö­küş ve sav­ru­lu­şun ar­dın­dan si­ya­set ye­ni­den şe­kil­len­di; ama 28 Şu­bat’ı sor­gu­la(ya)ma­dan, onun aç­tı­ğı yol­da iler­le­ye­rek, bu­nun­la bir­lik­te bir öl­çü­de ona rağ­men. Si­vil yö­ne­tim iyi kö­tü ra­yı­na gir­miş­ken ger­çek­le­şen 27 Ni­san 2007 mü­da­ha­le­si, yi­ne ‘çev­re’den ge­len bir hü­kü­me­te kar­şı, si­ya­se­tin için­de ak­tı­ğı ya­ta­ğı de­ğiş­ti­re­cek bir mü­da­ha­le ola­rak ta­rih­te­ki ye­ri­ni al­dı. Üs­te­lik bu se­fer ger­çek­ten kay­da de­ğer bir ba­ha­ne bi­le yok­tu. Or­ta­da ne ‘mağ­du­re’ bir ‘Fa­di­me’ var­dı, ne de Ac­zi­men­di­ler. Muh­tı­ra­cı­lar bu kez, “ba­şör­tü­le­riy­le ila­hi oku­yan kü­çük kız­la­rın uy­ku sa­at­le­ri” tü­rün­den saç­ma öte­si ge­rek­çe­ler gös­ter­mek zo­run­da kal­dı­lar.
İyi ve­ya kö­tü, de­mok­ra­tik bir hü­kü­me­te kar­şı ya­pı­lan her­han­gi bir dar­be, muh­tı­ra ve­ya baş­ka tür­den bir as­ke­rî mü­da­ha­le­nin, “meş­ru ge­rek­çe­si” ola­ma­ya­ca­ğı­nı, an­cak “ba­ha­ne­si” ola­ca­ğı­nı bi­len bü­tün tu­tar­lı de­mok­rat­lar, ön­ce­ki­ler ka­dar meş­ru olan mev­cut hü­kü­me­te yö­ne­lik eleş­ti­ri­le­ri­ni sak­lı tu­ta­rak, 27 Ni­san’ı ke­sin bir dil­le red­det­ti­ler; “ama hü­kü­met de yan­lış­lar yap­tı” ve­ya “sü­re­ci iyi yö­net­me­di” tü­rün­den ger­çek­li­ğin net bir bi­çim­de gö­rül­me­si­ni en­gel­le­yi­ci sav­ru­luş­lar gös­ter­me­di­ler. Bu pers­pek­tif­ten ba­kıl­dı­ğın­da, hü­kü­me­tin el­bet­te çok gü­na­hı var­dı; ama bun­lar­dan hiç­bi­ri, onu ve onun­la bir­lik­te he­pi­mi­zi ye­ni bir muh­tı­ra ce­hen­ne­mi­ne gö­tür­me­yi hak­lı­laş­tır­mı­yor­du. (Bu­nun­la be­ra­ber, sü­re­ci ‘meş­ru­laş­tır­mak’ de­ğil, ama ora­ya na­sıl va­rıl­dı­ğı­nı ‘an­la­mak’ is­ti­yor­sak, hü­kü­me­tin Şem­din­li’de gös­ter­di­ği ac­zi ve ah­la­ki ol­ma­yan tu­tu­mu ve­ya Ada­let Ba­kan­lı­ğı’nın Fer­hat Sa­rı­ka­ya’yı Ha­kim­ler ve Sav­cı­lar Yük­sek Ku­ru­lu’na sevk et­me­sin­de so­mut­la­şan ada­let­siz­lik ve opor­tü­niz­mi ana­li­ze da­hil et­mek zo­run­da­yız.)
Bü­tün bun­la­ra rağ­men 27 Ni­san, hü­kü­met ta­ra­fın­dan ür­kek­çe de ol­sa red­de­dil­di. Da­ha­sı hü­kü­met, cum­hur­baş­ka­nı­nı Mec­lis’e seç­tir­me­me yö­nün­de­ki ira­de­ye kar­şı, hal­ka git­me res­ti­ni de çe­ke­bil­di.
Baş­ta ana mu­ha­le­fet ol­mak üze­re, di­ğer par­ti­le­re ge­lin­ce, sı­na­vı asıl kay­be­den­ler on­lar­dı. Ana mu­ha­le­fet, za­ten ba­şın­dan be­ri, ta­rih­sel ve ak­tü­el iş­le­vi ge­re­ği si­ya­set için­de ik­ti­da­ra kar­şı de­ğil, “bü­rok­ra­si ile bir­lik­te si­ya­se­te kar­şı” mu­ha­le­fet et­me­ye iliş­kin ge­le­nek­sel ro­lü­nü oy­na­dı. Ya­ni sol (he­men be­lir­te­yim, sol­dan kas­tım “mer­kez sol”dur; ya­ni CHP, DSP vb.), yi­ne ken­di­sin­den bek­le­ne­ni yap­tı; dar­be ve muh­tı­ra­la­ra des­tek ver­mek şek­lin­de­ki ge­le­nek­sel it­ti­hat­çı tu­tu­mun­dan vaz­geç­me­di­ği­ni bir kez da­ha gös­ter­di. Muh­te­me­len çok az in­san, on­la­rın muh­tı­ra­nın ya­nın­da yer al­ma­sı ne­de­niy­le şa­şır­mış ve­ya ha­yal kı­rık­lı­ğı­na uğ­ra­mış ola­bi­lir. Ama bu­ra­da ka­ba­hat uğ­ra­tan­da de­ğil uğ­ra­yan­da­dır; çün­kü bu par­ti­ler şim­di­ye ka­dar si­vil yö­ne­ti­min üs­tün­lü­ğü­nü sa­vun­duk­la­rı­na da­ir bir umut ver­me­miş­ler­dir. Sol­dan yi­ne si­vil ve de­mok­rat tu­tum ser­gi­le­yen­ler, Bi­ri­kim çev­re­sin­den Ömer La­çi­ner ve­ya Öz­gür Üni­ver­si­te Rek­tö­rü Fik­ret Baş­ka­ya gi­bi de­mok­rat­lık­la­rı­na gü­ve­ni­lir, ama sol­da­ki ana akı­mı tem­sil et­me­yen ay­dın­lar ve di­ğer ba­zı kü­çük grup­lar­la sı­nır­lı kal­dı.
DYP ve ANAP’a -ve­ya bu­gün gö­rün­mez bir el ta­ra­fın­dan bir­leş­ti­ril­miş hal­le­riy­le DP’ye- ge­lin­ce, muh­tı­ra­nın ger­çek­le­şe­bil­me­sin­de oy­na­dık­la­rı ki­lit rol­le, onun ‘ve­ba­li’ni de yük­len­miş ol­du­lar. Sü­reç­te­ki so­rum­lu­luk­la­rı­nı giz­le­me­ye yö­ne­lik de­ma­go­ji­yi ber­ta­raf ede­bil­mek için ta­ne ta­ne, kı­sa cüm­le­ler ha­lin­de ya­za­lım:
CHP, Gül’ü seç­tir­me­mek için “367 şar­tı”nı ile­ri sü­rü­yor­du. Ya­ni “O gün Mec­lis’te 367 ve­kil ol­ma­lı” di­yor­du. CHP, bu sa­yı bu­lu­na­maz­sa Ana­ya­sa Mah­ke­me­si’ne gi­de­ce­ği­ni açık­la­mış­tı. Ağar ve Mum­cu, CHP’nin ne yap­mak is­te­di­ği­ni bi­li­yor­lar­dı. Hü­kü­met 367’nin ge­rek­me­di­ği­ne ina­nı­yor­du ve pek çok say­gın hu­kuk­çu­dan da bu yön­de mü­ta­la­a al­mış­tı; ama yar­gı­ya gü­ve­ne­me­dik­le­rin­den, ge­rek­me­di­ği­ne inan­dık­la­rı hal­de bu sa­yı­yı bul­mak için ola­ğa­nüs­tü uğ­raş ve­ri­yor­lar­dı. Ağar ve Mum­cu, 367 şar­tı­nın ge­rek­me­di­ği­ni ken­di­le­ri söy­lü­yor­du; Ağar son gün bi­le “184 ye­ter­li­dir” di­yor­du. AK Par­ti’nin ada­yı­nı ve­ya onun tes­pit edi­liş şek­li­ni onay­la­ma­ya­bi­lir­ler­di ama or­ta­da Mec­lis’e gel­me­me­le­ri­ni meş­ru kı­la­cak bir se­bep yok­tu. Mec­lis’e gel­me­me­le­ri­nin, se­çi­mi ve do­la­yı­sıy­la de­mok­ra­tik iş­le­yi­şi ki­lit­le­ye­cek bir yo­lu aça­ca­ğı­nı gö­rü­yor­lar­dı; ama bu­na rağ­men gel­me­di­ler. CHP’nin ken­di­le­ri­nin de hu­ku­ka uy­gun bul­ma­dı­ğı bir şar­tı gün­de­me ge­ti­rip se­çi­mi ip­tal et­tir­me­si­ni sağ­la­ya­cak bi­çim­de ha­re­ket et­ti­ler. Üs­te­lik si­ya­se­tin ger­gin­leş­ti­ği bir or­tam­da, hü­kü­me­te yö­ne­lik bü­tün eleş­ti­ri­le­ri­ni sak­lı tu­ta­rak, TBMM’ye ge­lip ret oyu ve­re­rek CHP’yi yal­nız­laş­tır­mak ye­ri­ne, se­çi­mi boy­kot edip hü­kü­me­ti yal­nız­laş­tır­dı­lar ve böy­le­ce ih­lal­ci kar­şı­sın­da kur­ba­nı tek ba­şı­na bı­ra­ka­rak muh­tı­ra­yı müm­kün ha­le ge­tir­di­ler ve­ya onu meş­ru­laş­tı­rı­cı bir rol oy­na­dı­lar.
Oy­la­ma­nın ya­pıl­dı­ğı gün, ek­ran ba­şın­da ne­fes­le­ri­ni tut­muş bir bi­çim­de Mec­lis’i iz­le­yen­ler sa­de­ce AK Par­ti­li­ler de­ğil­di; CHP’li “seç­kin yurt­taş­lar”ın dı­şın­da ka­lan DYP’li, ANAP’lı, BBP’li ve DTP’li “sa­de va­tan­daş­lar”, son ana ka­dar on­la­rın ge­le­ce­ği umu­duy­la bek­le­di­ler. Çün­kü bu, sı­ra­dan bir oy­la­ma de­ğil; AK Par­ti­li ol­ma­sa­lar bi­le, ken­di iç­le­rin­den çı­kan ama baş­ka bir par­ti­den aday olan Kay­se­ri­li tor­na­cı­nın oğ­lu Ab­dul­lah’ın o “son ka­le”ye çı­kıp çı­ka­ma­ya­ca­ğı­nın be­lir­le­ne­ce­ği bir “ka­rar anı”ydı. Göz­ler ka­pı­ya çev­ril­di, ama bek­le­nen­ler gel­me­di. Üs­te­lik ile­ri­de sü­re­ci an­la­mak is­te­yen si­ya­set bi­lim­ci­le­rin, ta­rih­çi­le­rin ve di­ğer araş­tır­ma­cı­la­rın mut­la­ka iz­le­me­si ge­re­ken iki ba­sın top­lan­tı­sıy­la ne­den oy­la­ma­ya ka­tıl­ma­ya­cak­la­rı­nı açık­la­dı­lar.
28 Şu­bat’ta BBP çok ba­şa­rı­lı bir sı­nav ver­miş ve muh­tı­ra­cı­lar­dan ah­lak dı­şı bir bek­len­ti­ye gir­me­yi red­de­de­rek açık ve ke­sin bir dil­le sü­re­ce kar­şı çık­mış­tı. 27 Ni­san’da ise gö­re­bil­di­ğim ka­da­rıy­la e-muh­tı­ra­ya en açık ve ke­sin dil­le kar­şı çı­kan par­ti DTP ol­du.
Bü­rok­ra­si, bü­yük med­ya, üni­ver­si­te ve ay­dın­lar ise şim­di­ye ka­dar bü­tün dar­be ve muh­tı­ra­lar­da ne yap­tı­lar­sa 27 Ni­san’da da ay­nı­sı­nı yap­tı­lar. Ya­ni çok azı bu sı­nav­dan geç­ti.
Si­vil top­lu­ma gel­di­ği­miz­de, muh­tı­ra­ya kar­şı en an­lam­lı ve so­mut kar­şı çı­kı­şı her şe­ye rağ­men yi­ne ora­da bu­lu­yo­ruz. Her za­man­ki gi­bi, sağ­dan, sol­dan ve İs­la­mi ke­sim­den de­mok­ra­tik du­yar­lı­lık­la­rı olan­lar, e-muh­tı­ra­ya kar­şı net bir tu­tum ta­kın­dı­lar. Ay­nı ke­sim­ler­den de­mok­ra­siy­le ba­şı hoş ol­ma­yan­lar ise mi­ting­ler dü­zen­le­ye­rek ve­ya ka­tı­la­rak, sü­re­ce, do­la­yı­sıy­la muh­tı­ra­ya des­tek ver­di­ler. DİSK gi­bi, Tan­do­ğan mi­tin­gi­ni ka­çı­rıp, ker­va­na Çağ­la­yan’da ka­tı­lan sen­di­ka­lar da ol­du.
Bu sü­reç­te, 28 Şu­bat’ın kah­ra­man­la­rı na­sıl Li­be­ral Dü­şün­ce Top­lu­lu­ğu idiy­se, 27 Ni­san sü­re­ci­nin kah­ra­man­la­rı da Genç Si­vil­ler gru­bu ol­du. İlk an­dan iti­ba­ren muh­tı­ra­ya kar­şı net bir tu­tum alan, ‘e-muh­tı­ra’ya bir ‘e-ma­ni­fes­to’ ile kar­şı­lık ve­ren bu grup, an­ti-mi­li­ta­rist bir ka­mu­oyu­nun ör­güt­len­me­si­ne ve gö­rü­nür­lük ka­zan­ma­sı­na da ön­cü­lük et­ti. “Te­ca­vüz­cü suç­lu, ama kız da mi­ni etek giy­me­sey­di” an­la­yı­şı­nı red­det­ti­ler; “Ne şe­ri­at ne dar­be” şek­lin­de bir tu­tum al­ma­dı­lar; “Ne dar­be ne dar­be” de­di­ler.
Tür­ki­ye’de eko­no­mi­nin kö­tü bir du­rum­da ol­ma­dı­ğı ve ge­rek­li sah­ne dü­zen­le­me­si­nin ya­pıl­ma­dı­ğı bir or­tam­da bi­le mü­da­ha­le­nin ger­çek­le­şe­bi­le­ce­ği­ni gös­ter­me­si ba­kı­mın­dan 27 Ni­san an­lam­lı ve bir o ka­dar da üzü­cü bir ta­ri­hi ifa­de edi­yor. Ne ya­zık ki top­lum ola­rak yi­ne ye­nil­dik; de­mok­ra­si tec­rü­be­si biz­den da­ha es­ki­le­re git­me­yen ül­ke­ler ka­dar da­hi de­mok­ra­tik bir tu­tum ser­gi­le­ye­me­dik.

Ge­le­cek için bel­ki tek umu­du­muz, bu sü­reç­te dar­be ve muh­tı­ra­la­ra kar­şı yu­ka­rı­da be­lir­ti­len bir si­vil du­yar­lı­lı­ğın da ge­liş­me­sin­den iba­ret. Sa­de­ce bu bi­le ye­ter­li de­re­ce­de önem­li; çün­kü bir dü­şü­nü­rün de be­lirt­ti­ği gi­bi, “güç­lü olan, ge­liş­mek­te olan­dır”.


Paylaş Tavsiye Et