Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (June 2008) > Yüzleşiyorum > Altın Çağ ileride mi?
Yüzleşiyorum
Altın Çağ ileride mi?
Mustafa Özel
ME­DE­Nİ­YET kav­ra­mı, geç­miş­te olup bit­miş şey­ler ka­dar, ge­le­cek­te ol­ma­sı­nı ar­zu et­tik­le­ri­mi­ze gö­re de­ğer ve an­lam ka­za­nır. Ya­ni kül­tü­rel içe­rik­li, fa­kat si­ya­sal he­def­li­dir. Mo­dern çağ­la­rın en ra­di­kal dü­şü­nü­rü say­dı­ğım Jan Jak Ru­so, “Her şey baş­tan so­na si­ya­se­te bağ­lı­dır,” di­yor­du; “top­lum dün­ya­nın her ye­rin­de, hü­kü­met­le­rin yo­ğur­du­ğu nes­ne­dir.” İn­sa­noğ­lu do­ğa­sı ge­re­ği kö­tü de­ğil­di; kö­tü­lük üre­ten yö­ne­tim­ler onu bu pe­ri­şan hâ­le ge­ti­ri­yor­du. En kö­tü yö­ne­tim­se, en me­de­nî olan­dı!
Ru­so’nun, tam gö­be­ğin­de ya­şa­dı­ğı Ay­dın­lan­ma, bir te­rak­ki fel­se­fe­siy­di. İn­sa­noğ­lu bil­gi ve ah­lâk ba­kı­mın­dan her ge­çen gün iler­li­yor­du. Ya­kın bir ge­le­cek­te, in­san­lı­ğın çö­zül­me­miş hiç­bir so­ru­nu kal­ma­ya­ca­ğı gi­bi, er­dem­siz­lik de son bu­la­cak­tı. Ru­so ise tam ak­si­ne ‘bar­bar­ca’ bir al­tın ça­ğın me­zi­yet­le­rin­den dem vu­ru­yor­du. İn­san­lık, put­pe­rest bir bil­gi şeh­ve­ti yü­zün­den, bu al­tın çağ­dan aşa­ğı­ya ‘düş­müş­tü’.
Al­tın Çağ, ma­zi­de ya­şan­mış bir ütop­yay­dı. Bu kav­ra­mın, ka­dîm Çin’den Yu­nan’a, ora­dan mo­dern za­man­la­rın Av­ru­pası’­na ka­dar uza­nan se­rü­ve­ni­ne ay­na tut­mak, (“me­de­ni­yet­ler it­ti­fa­kı” ve ben­ze­ri) müs­tak­bel ütop­ya­la­rı de­ğer­len­dir­mek ba­kı­mın­dan bü­yük de­ğer ta­şı­yor.
 
Çift­çi Fi­lo­zo­fun Irk­la­rı
He­si­od, mi­lat­tan ön­ce 8. yüz­yıl son­la­rın­da ya­şa­dı. İki önem­li ese­ri: Te­ogo­ni ile İş­ler ve Gün­ler. Di­le ge­tir­di­ği üç önem­li mit: Ar­dı­şık ma­de­nî çağ­lar/ırk­lar; Pro­me­te­us, Pan­do­ra’nın Ku­tu­su. He­si­od’un ma­de­nî çağ­la­rı, ırk te­me­lin­de ta­nım­lan­sa da, ma­ne­vî ve ah­la­kî bir bağ­la­ma sa­hip. Kı­sa­ca göz­den ge­çi­rir­sek:
Al­tın ırk. Tan­rı­lar ön­ce al­tın ır­kı ya­rat­tı­lar. Pra­tik sa­nat­lar (ze­na­at­lar) hu­su­sun­da zır ca­hil bir top­lum. Ah­lâ­ken dü­rüst, ba­rış­çı ve ge­nel­de mut­luy­du­lar. Ze­us ön­ce­sin­de, Kro­nus za­ma­nın­da ya­şa­dı­lar ve so­nun­da dün­ya­dan alı­nıp ye­rin bir kat­ma­nı­na so­kul­du­lar.
Gü­müş ırk. Ne be­den, ne akıl ba­kı­mın­dan ön­ce­ki ır­ka ben­zer. Şer­li, sa­vaş ve ça­tış­ma müp­te­la­sı. Ze­us on­la­rı he­lâk et­ti.
Bronz ırk. Ze­us’un ya­rat­tı­ğı bu ır­kın te­mel ma­ri­fe­ti as­ke­rî dö­vüş. Acı­ma­sız, ka­tı yü­rek­li, fa­kat ile­ri de­re­ce­de mert! Si­lah­la­rı, ev­le­ri, araç-ge­reç­le­ri bronz­dan ya­pıl­ma. Bronz ırk so­nu gel­mez sa­vaş­lar yü­zün­den ken­di ken­di­ni yok et­ti ve hiç­bir isim ve iz bı­rak­ma­dan Ha­des’i boy­la­dı.
Kah­ra­man-İn­san­lar ır­kı. Ze­us’un bronz­lar­dan son­ra ya­rat­tı­ğı bu ırk da sa­vaş sa­na­tın­da be­ce­rik­li, mu­ha­re­be­ler­de ce­sur. Bronz­lar­dan fark­lı ola­rak, ADA­LET’in far­kın­da ve ona say­gı­lı. Bun­lar da so­nun­da yok ol­du­lar; bir kıs­mı sa­vaş­lar­da can ver­di, bir kıs­mı da Ze­us’un lüt­fuy­la ebe­di­yen ve mut­lu­luk için­de ya­şa­mak üze­re Blest ada­la­rı­na gö­tü­rül­dü.
De­mir ırk. He­si­od’un men­sup ol­du­ğu bu top­lum zah­met, acı, ada­let­siz­lik ve acı­ma­sız­lı­ğa mah­kûm. “Keş­ke ya da­ha ön­ce gel­sey­dim, ya da­ha geç doğ­say­dım!” di­yor. Ma­lûm, de­mir ırk­tan son­ra ba­şa dö­nü­yo­ruz: Önü­müz­de ye­ni bir al­tın çağ var!
He­si­od’un in­san­lı­ğa di­ğer bir mi­ra­sı, Pro­me­te­us mi­ti. Bu ef­sa­ne­ye gö­re, in­sa­noğ­lu­nun öz­gün du­ru­mu bü­yük bir mad­dî ih­ti­yaç, mut­suz­luk ve kor­ku hâ­li­dir. On­la­rın bu hâ­li­ne acı­yan Pro­me­te, Ze­us’un ga­za­bı­nı gö­ze ala­rak, ate­şi ça­lıp ‘me­de­ni­yet’ me­şa­le­si­ni ya­kar! Pro­met­he­us’un ke­li­me an­la­mı kâ­hin, ön­ce­den se­zen. Ze­us’un gö­zün­de Pro­me­te, in­sa­noğ­lu­nu as­lî de­ğer­siz­lik ve se­fa­le­tin­den kur­tar­mak­la, on­la­rı tan­rı­la­ra ra­kip ol­ma­ya he­ves­len­dir­di.
Pan­do­ra’nın Ku­tu­su ise, bil­di­ği­niz ya­sak ku­tu. Açı­lın­ca için­den bin bir dert, sı­kın­tı, se­fa­let çı­kı­yor. (Cen­net’te­ki Ya­sak ağaç ile kar­şı­laş­tı­rı­la­bi­lir! On­dan yi­yin­ce, in­sa­noğ­lu bin bir zah­met­le ya­şa­ya­ca­ğı dün­ya­ya ‘in­di­ri­li­yor’.)
 
Çin­li Bil­ge­nin Çev­rim­le­ri
Ssu-ma Ch’ien ve­ya Si­ma Qi­an, mi­lat­tan 100 yıl ka­dar ön­ce ya­şa­mış bil­ge bir va­ka­nü­vis. Bin­ler­ce yıl­lık Çin ta­ri­hin­den çı­kar­dı­ğı te­mel gö­rü­şü şu: Bir top­lum­sal sis­te­min (ha­ne­dan, dev­let, vb.) yük­se­li­şi­ne yol açan amil­ler, dü­şü­şü­nü de ha­zır­lar. Ta­rih, dü­ze­ne da­ir ku­ral ve tan­zim­le­rin yo­ru­mu­dur. Ana tan­zim mo­de­li, ha­ne­dan­la­rın yük­se­liş ve dü­şü­şü­dür. Her dev­let bir er­dem­le yük­se­lir; ay­nı er­de­min içi­nin bo­şal­ma­sıy­la da çö­ker. Tu­haf ama, dev­le­tin yük­se­li­şi­ni ha­zır­la­yan er­dem, za­man­la çö­kü­şü te­tik­le­yen bir ha­ta­ya dö­nü­şür. Sa­mi­mi­yet kı­ro­lu­ğa, tak­va hu­ra­fe­ye, in­ce­lik kof­lu­ğa! Her ha­ne­dan mu­az­zam ma­ri­fet ve er­dem sa­hi­bi bil­ge bir hü­küm­dar­la baş­lar, ber­bat ve yoz bir mo­nark­la son bu­lur.
Çin­li ta­rih­çi­ye gö­re, ta­rih çev­rim­sel var ol­sa da ‘mu­kad­der’ de­ğil­dir. Ke­sin­ti­siz bir ge­liş­me sü­re­ci­dir ve geç­mi­şin ay­nı sta­tik al­tın ça­ğı­na ge­ri dö­nüş müm­kün de­ğil­dir. İh­ya her za­man müm­kün­dür. Kü­çük çap­lı de­ği­şim­ler 30 yıl­da bir, or­ta çap­lı de­ği­şim­ler 100 yıl­da bir, bü­yük de­ği­şim­ler­se 300 yıl­da bir ger­çek­le­şir. Çev­rim­ler, çok uzun-va­de­li bir yö­ne­liş­te­ki kı­sa fa­sı­la­lar­dır.
 
İler­le­me­ci Azi­zin Şe­hir­le­ri
Sa­int Au­gus­ti­ne, Hı­ris­ti­yan dün­ya­nın Ga­za­li’si. Ay­nı za­man­da İbn Rüşd’ü. Mi­lat­tan son­ra 4. yüz­yı­lın son­la­rın­da ya­şa­dı (354-420). Gö­rüş­le­ri­ni özet­ler­sek: Za­ma­nın bir ba­şı, bir so­nu var­dır. Ta­rih bun­la­rın ara­sın­da yer alır. Baş ve Son, ak­lın se­man­tik in­şâ­la­rı de­ğil, ‘ger­çek’tir. Baş­ta, al­da­tıl­ma­mış iki in­san ya­ra­tıl­dı ve Cen­ne­te ko­nul­du­lar. Ora­da de­ği­şim, geç­miş ve ge­le­cek yok­tu. Şey­ta­nın ayart­ma­sıy­la ebe­di­li­ği yi­ti­rip va­ro­lu­şa, de­ği­şim ve ölü­me (Za­man’a) hü­küm giy­di­ler!
Azi­zi­miz iler­le­me­ci­dir. Ta­rih, doğ­ru­sal akış­tır. Ta­ri­hin çev­rim­sel gö­rün­tü­sü, sı­nır­lan­mış va­ro­lu­şu­mu­zun ya­rat­tı­ğı gö­rün­tü­dür sa­de­ce. Ha­ki­ki ta­rih, tüm va­ro­lu­şu aşan ebe­di­yet­te­dir. Bu ‘ha­ki­ki’ ta­ri­he nis­pet­le va­ro­luş­sal olay ve­ya çev­rim­ler gür bir neh­rin yü­ze­yin­de­ki dal­ga­lar­dır. Bun­lar çok da­ha bü­yük bir plan­dan sap­ma­lar­dır sa­de­ce. Baş ile Son ara­sın­da Za­man, in­sa­noğ­lu­na töv­be im­kâ­nı ver­mek için, bir lü­tuf ola­rak bah­şe­dil­miş­tir. Töv­be­yi müm­kün kı­lan, Tan­rı­nın bir de­fa­lık zu­hu­ru­dur (İsa Me­sih su­re­tin­de). İn­sa­noğ­lu­nun gü­na­hı­na ke­fa­ret için ce­za­yı üst­le­nir. Böy­le bir olay da­ha ön­ce hiç ol­ma­mış, bir da­ha da hiç ol­ma­ya­cak­tır.
Za­ma­na mah­kûm gü­nah­kâr in­sa­na iki şey ve­ril­miş­tir: Şeh­vet ve hür ira­de. Bu ikin­ci­si bir ya­nıl­sa­ma­dır; çün­kü in­san ken­di ba­şı­na an­cak ha­ta­yı irâ­de ede­bi­lir. İn­sa­nın ta­ri­hi bu ha­ta­dan kur­tul­ma, Ha­ki­ka­te er­me mü­ca­de­le­si­dir. Be­şe­rî şe­hir­den, İla­hî şeh­re. Fa­kat in­sa­nın ken­di ba­şı­na ça­ba­sı onu İla­hî Şe­hir’e ulaş­tır­maz. Bu ça­ba Tan­rı aş­kı ile taç­lan­ma­lı­dır. Ro­ma­lı­la­rın er­dem­le­ri muh­te­şem mu­zır­lık­lar­dı; çün­kü Tan­rı sev­gi­sin­den yok­sun­du­lar.
Geç­miş ve ge­le­cek yok­tur; bun­lar hâl­de­ki in­şâ­la­rı­mız­dır. Üç za­man var­dır: Geç­miş şey­le­rin şim­di­ki za­ma­nı, şim­di­ki şey­le­rin şim­di­ki za­ma­nı, ge­le­cek şey­le­rin şim­di­ki za­ma­nı. Sa­int Au­gus­ti­ne’in al­tı aşa­ma­lı ta­rih­sel ev­rim şe­ma­sı şöy­le­dir:
In­fan­ti­a. Hz. Adem’den Nuh’a ka­dar. Bu ço­cuk­luk ev­re­sin­de in­sa­noğ­lu­nun ana meş­ga­le­si, te­mel ih­ti­yaç mad­de­le­ri­nin te­mi­ni­dir.
Pu­eci­ti­a. Hz. Nuh’tan İb­ra­him’e ka­dar sü­ren genç­lik dö­ne­mi. Dil­le­rin ge­li­şi­mi, ayır­de­di­le­bi­lir top­lum­la­rın or­ta­ya çı­kı­şı.
Ado­les­cen­ti­a. Hz. İb­ra­him’den Da­vud’a. İn­san­lık Hz. İb­ra­him’le genç­lik dö­ne­mi­ni aşıp ye­tiş­kin­lik ev­re­si­ne gi­rer.
Ju­ven­tus. Hz. Da­vud’dan Ba­bil esa­re­ti­ne.
Se­no­ris ae­tas. Esa­ret­ten Hz. İsa’ya.
Se­nec­tus. İsa’dan iti­ba­ren.
Son iki ça­ğı ise, ağ­zın­dan bal dam­lar­ca­sı­na an­la­tı­yor: “Ye­din­ci çağ bi­zim Sab­bat’ımız ola­cak. Bir ak­şam­la de­ğil, Efen­di­mi­zin gü­nüy­le so­na ere­cek. Me­sih’in dö­nü­şüy­le de 8. çağ, ebe­dî ha­yat ça­ğı baş­la­ya­cak.”
 
Arap Ta­rih­çi­nin Be­de­vi­le­ri
İbn Hal­dun (1332-1406), mo­dern sos­yo­lo­ji­nin il­ham pe­ri­si. Ta­rih ya­zı­mı dı­şın­da ye­ni bir ilim ge­liş­tir­di­ği­nin far­kın­da­dır. Um­ran il­mi­nin ama­cı in­san­la­rı tak­lit­ten kur­ta­rıp, da­ha ön­ce ol­muş bit­miş olan­la, da­ha son­ra ola­cak ola­nın an­la­şıl­ma­sı ko­nu­sun­da bir ba­kış açı­sı ka­zan­dır­mak­tır. Ya­zı­lan ta­rih, olup bi­te­nin ye­ri­ne ge­çen ikin­ci bir ger­çek­lik ala­nı oluş­tu­rur. Bu ger­çek­lik ya mev­cu­du meş­ru­laş­tı­rır, ya red­de­der.
Mu­kad­di­me ya­za­rı­na gö­re, Var­lık ale­mi iki kı­sım­dır. Un­sur­lar ale­mi (fi­zik/me­ta­fi­zik); ha­va­dis ale­mi (um­ran/sos­yal bi­lim). İn­san fi­zik var­lı­ğı ve bi­rey­li­ği iti­ba­riy­le bi­rin­ci ale­me ait­ken; ikin­ci alem in­sa­na ait­tir. An­cak, ha­va­dis ale­mi in­san­la­rın tek tek ira­de­le­riy­le plan­la­ya­rak oluş­tur­duk­la­rı bir alem de­ğil­dir. Top­lum için­de mev­cut olan in­san­la be­ra­ber zo­run­lu ola­rak or­ta­ya çık­mak­ta­dır. Um­ran il­mi, ha­va­dis ale­mi­nin ge­ri­sin­de bu­lu­nan il­ke­le­ri araş­tı­rır.
Um­ra­nın ger­çek­leş­me­si için iki şart: Uy­gun do­ğal çev­re (coğ­raf­ya, ta­ri­hin mu­kad­di­me­si­dir); in­sa­nî şart: Pey­gam­ber­ler ve teb­liğ­le­ri. Top­lum­lar iki ka­te­go­ri­de var olur: Be­da­vet (gö­çe­be­lik), ha­da­ret (yer­le­şik­lik). Gö­çe­be ver­me­den alır. Fi­zi­kî-coğ­ra­fî şart­la­rın önü­ne koy­du­ğu ile ye­tin­mek, bun­lar tü­ke­nin­ce ken­di­ne baş­ka yer ara­mak zo­run­da­dır. Ha­yat tar­zı ‘bi­rik­tir­me­ye’ el­ve­riş­li de­ğil­dir. Gö­çe­be, ayak­ta ka­la­bil­mek için da­ya­nış­mak zo­run­da­dır (asa­bi­ye). Asa­bi­ye ise ha­ki­mi­yet do­ğu­rur. Güç­le­nen asa­bi­ye, da­ha faz­la güç ve ha­ki­mi­yet ta­lep eder. Böy­le­ce Mülk ve onun ke­mal ev­re­si olan Dev­let olu­şur. Mül­ke ula­şa­ma­yan asa­bi­ye, za­man için­de yok olur.
Asa­bi­ye mül­kün ge­rek­li şar­tı­dır, ye­ter­li şar­tı de­ğil­dir. Ye­ter­li şart hı­lâl­dir: Ah­lâk er­de­mi. Sa­de­ce hü­küm­da­rın er­dem­li ol­ma­sı yet­mez. Be­lir­le­yi­ci fak­tör, top­ye­kûn asa­bi­ye men­sup­la­rı­nın ah­lâ­kî du­ru­mu­dur. İn­san, ta­bi­atı­nın hay­va­nî kıs­mıy­la da­ha çok baş­ka­la­rı­na kar­şı var­lı­ğı­nı sür­dür­me ça­ba­sı için­dey­ken, in­sa­nî ta­ra­fıy­la da baş­ka­la­rıy­la be­ra­ber ya­şa­ma gay­re­ti için­de­dir. Şe­he­vî ta­ra­fıy­la şer­re, nâ­tık ta­ra­fıy­la hay­ra da­ha ya­kın­dır. İn­san­da hay­ra me­yil bu­lun­ma­say­dı mülk ve si­ya­set oluş­maz­dı.
 
İtal­yan An­ti-mo­dern İler­le­me­ci!
Gi­am­ba­tis­ta Vi­co (1668-1744), tıp­kı İbn Hal­dun gi­bi, ye­ni bir ta­rih an­la­yı­şı ge­liş­tir­di­ği­ni söy­ler. Ye­ni Bi­lim ya­za­rı­na gö­re, in­san sa­de­ce ya­rat­tı­ğı şe­yi bi­le­bi­lir. İn­san dü­şün­ce­si­nin, ger­çek­li­ği ya­ra­tıp bi­çim­len­di­re­bi­le­ce­ği tek alan ta­rih­tir. Ta­ri­hi in­san ya­par, do­la­yı­sıy­la onun doğ­ru bil­gi­si­ne eri­şe­bi­lir. Ta­rih, bir bi­lim oluş­tu­ra­bi­le­cek tek alan­dır. Ta­bia­tı Tan­rı ya­rat­tı­ğı için, in­sa­noğ­lu ta­bia­tın ger­çek bil­gi­si­ne ula­şa­maz.
Ye­ni Bi­lim’de ta­rih çağ­la­rı:
Tan­rı­lar Ça­ğı. İlk ku­rum, din. Vah­şi­lik­ten ilk top­lu­ma ge­çiş ev­li­lik­le ol­du. Ai­le ilk top­lum­sal bi­rim. Ai­le bir sü­re son­ra ken­di­ne sı­ğı­nan­la­rı (fa­mu­li) içer­mek zo­run­da kal­dı. Yö­ne­tim te­ok­ra­tik, bil­gi du­yu­sal­dı. Zih­nin ras­yo­nel iş­le­yi­şi he­nüz ge­liş­me­miş­ti. Bu çağ Tu­fan­dan son­ra 900 yıl ka­dar sür­dü.
Kah­ra­man­lar Ça­ğı. Sos­yal bi­rim ola­rak ai­le­nin ye­ri­ni, ba­ba­la­rın oto­ri­te­si al­tın­da­ki ai­le­ler­den olu­şan aris­tok­ra­si al­dı. Si­ya­si bi­rim: Şe­hir. “Ba­ba­lar bir­le­şip, fa­mu­li­nin di­ren­ci­ni kır­mak zo­run­da kal­dı­lar. Sı­ğın­tı­lar son ker­te­de be­lir­li ‘sus pay­la­rı’ ile ik­na edi­lir­ler. Şe­hir­li­lik bu­nu ge­rek­ti­rir.
İn­san­lar Ça­ğı. Şe­hir­ler­de­ki sı­ğın­tı­la­rınbir­leş­me­siy­le olu­şan yı­ğın: Pleb­ler. Sos­yal ya­pı soy­lu­lar ile pleb­ler­den mü­te­şek­kil. Si­ya­sî bi­rim: Ulus. Bil­gi tü­rü: Ras­yo­nel. Tan­rı­lar din di­liy­le ko­nu­şur­du; kah­ra­man­lar şi­ir, in­san­lar ne­sir!
İtal­yan bil­gi­ne gö­re, her in­san te­ki ken­di özel çı­ka­rı pe­şin­de vah­şi hay­van­lar gi­bi ko­şar­ken, İç­kin Ulu­hi­yet bu ara­yış­tan in­san top­lu­mu­nu oluş­tu­ran me­de­nî ku­rum­la­rı çı­ka­rır. Vah­şet, aç­göz­lü­lük ve hırs: Top­lum, in­sa­noğ­lu­nu sap­tı­ran bu üç kö­tü­lük sa­ye­sin­de sa­vun­ma, ti­ca­ret ve si­ya­se­ti ge­liş­ti­re­rek dev­let­le­rin kud­ret, ser­vet ve bil­gi­si­ne kay­nak­lık eder. İn­sa­nı yer­yü­zün­de mu­hak­kak yı­kı­ma uğ­ra­ta­cak bu üç şer­den me­de­nî sa­ade­tin doğ­ma­sı­nı sağ­lar.
Adam Smith, san­ki Vi­co’nun bı­rak­tı­ğı yer­den sö­ze baş­lı­yor gi­bi­dir. Onun ‘iç­kin’ tan­rı­sı, Smith’in Gö­rün­me­yen El’i olur. He­gel’de Ge­ist, Marks’ta mad­de­nin di­ya­lek­tik de­vi­ni­mi su­re­tin­de te­cel­li eden akış da fark­lı bir şey de­ğil­dir. Com­te’tan So­ro­kin’e, He­gel’den Toyn­be­e’ye uza­nan 19 ve 20. yüz­yıl ta­rih fel­se­fe­ci­le­ri­nin gö­rüş­le­ri­ni ge­le­cek ay ir­de­le­ye­ce­ğiz.
 
Al­tın Çağ Ge­ri­de Ola­maz!
19. yüz­yıl Av­ru­pa ay­dı­nı, top­lu­mu­nun ba­şa­rı ve üs­tün­lü­ğün­den öy­le­si­ne emin­dir ki, ge­ri­de bir al­tın çağ ol­ma­sı­nı ak­la uy­gun bul­maz. Ka­dîm dü­şü­nür­ler, çiz­gi­sel dü­şün­dük­le­ri za­man bi­le, çev­rim­le­ri dış­la­mı­yor­lar­dı. İler­le­me de, bo­zul­ma da müm­kün­dü. He­si­od’un ta­sav­vu­run­da, peş pe­şe ge­len ırk­la­rın ni­te­li­ğin­de gi­de­rek bir bo­zul­ma var. An­cak, bo­zul­ma iler­le­me­yi de içe­ri­yor. Me­se­la bronz ırk, gü­müş­ten da­ha iyi. Kah­ra­man­lar ise bronz­lar­dan ile­ri. De­mir çağ­la ye­ni bir ta­lih­siz­lik dö­ne­mi baş­lı­yor. De­mir ırk da tü­müy­le kö­tü de­ğil; ça­lış­ma sa­ye­sin­de mad­den ve mâ­nen zen­gin­le­şe­bi­lir. İn­san­lı­ğın ka­de­ri bo­zul­ma için­de iler­le­me; ken­di ka­de­ri­ne sa­hip çık­ma; tan­rı­la­rın ya­rım bı­rak­tı­ğı­nı ta­mam­la­ma; on­la­rın tah­tı­na göz dik­me; sır­la­rı faz­la kur­ca­la­yıp be­la­sı­nı bul­ma; fa­kat ge­ne de yü­rü­mek­ten ge­ri dur­ma­ma üze­ri­ne ku­ru­lu.
Sa­int Au­gus­ti­ne’in ta­rih te­zi ise şu üç il­ke et­ra­fın­da ör­güt­le­ni­yor­du: Zo­run­lu­luk, ça­tış­ma, baş ve son. Zo­run­lu­luk, Al­tın Çağ’a doğ­ru ke­sin­ti­siz akış. “Tan­rı­nın fik­ri­ni de­ğiş­tir­me­si bi­le ezel­de koy­du­ğu ta­sa­rı­mı de­ğiş­tir­mez!” Ça­tış­ma, Be­şe­rî Şe­hir ile İla­hî Şe­hir ara­sın­da­ki ebe­dî mü­ca­de­le. Baş ve Son, Yı­kım ve Kur­tu­luş. “Ye­ni dün­ya­nın or­ta­ya çık­ma­sı için, es­ki­nin or­ta­dan kal­dı­rıl­ma­sı ge­rek. Ye­ni dün­ya­ya ba­rış ege­men ola­cak, kim­se kim­se­ye mu­ha­le­fet et­me­ye­cek, kim­se sa­hip ol­du­ğun­dan faz­la­sı­nı ar­zu et­me­ye­cek­tir.” (Lüt­fen dik­kat ede­lim; ko­nu­şan Aziz Marks de­ğil, Aziz Au­gus­ti­ne’dir!)
İbn Hal­dun’un yı­kım ve kur­tu­luş tah­li­li çok da­ha dün­ye­vî­dir. Sis­te­min gü­cü ve sı­nı­rı, onu ku­ran asa­bi­ye­nin gü­cü ile oran­tı­lı­dır. Dev­let, asa­bi­ye­nin ulaş­tı­ğı gü­cün öte­si­ne ge­çe­mez. Mülk, ta­bi­atı­nın ge­rek­tir­di­ği şey­le­ri ger­çek­leş­tir­di­ği za­man ol­gun­luk ça­ğı­na ulaş­mış ve ya­vaş­ça yaş­lan­ma­ya baş­la­mış de­mek­tir. Çün­kü im­kân­lar ger­çek­leş­tik­ten son­ra un­sur­lar var­lık se­bep­le­ri­ni yi­ti­rir­ler. Var­lı­ğın sağ­la­dı­ğı ni­met­ler­den ya­rar­lan­ma va­ro­lu­şun ama­cı ha­li­ne ge­lin­ce, var­lı­ğı sağ­la­yan se­bep­ler as­lî amaç ve an­lam­la­rı­nı yi­ti­rir­ler. So­nun baş­lan­gı­cı­dır bu. Çö­küş­ten ön­ce ge­çi­ci bir ih­ti­şam dev­re­si ya­şa­nır. Dev­let gü­cü; seç­kin­ler ye­ni­lik­çi, hak­ka­ni­yet­li ve bir­lik ol­duk­la­rı müd­det­çe de­vam eder. Al­lah inan­cı, ina­nan top­lum­da bir­lik sağ­lar; fa­kat Al­lah il­ke ola­rak ta­ri­he mü­da­ha­le et­mez!
Vi­co’nun ta­rih ta­sav­vu­run­da da baş­lan­gıç ‘ge­ri’, bu­gün ‘ile­ri’, ya­rın ise ‘da­ha ile­ri’ de­ğil­dir. Top­lu­mun na­sıl ku­rul­du­ğu­nu, ilk sos­yal­leş­me­nin na­sıl ger­çek­leş­ti­ği­ni kav­ra­mak için, ilk in­san­la­rın zi­hin sü­reç­le­ri­ni keş­fet­me­miz ge­re­kir. İn­san­lı­ğın ku­ru­cu­la­rı şa­ir­ler­dir. Şa­ir so­yut/ras­yo­nel kav­ram­lar­la de­ğil, şi­ir­sel, ima­gi­na­tif kül­lî/ev­ren­sel te­rim­ler­le dü­şü­nür. Poe­tik za­man, en ya­ra­tı­cı ta­rih­sel ev­rey­di!
Ba­tı­lı in­san­la “me­de­ni­yet­ler it­ti­fa­kı”nı ko­nu­şa­bil­me­miz için ilk şart, iler­le­me­ci ta­rih an­la­yı­şı­nı terk et­me­le­ri­dir. Fa­kat He­gel’den Marks’a, Dar­win’den Spen­cer’a ka­dar 19. yüz­yıl dü­şü­nür­le­ri­nin fi­kir­le­ri zi­hin­ler­den ka­zın­ma­dık­ça bu müm­kün de­ğil­dir. Ne 20. yüz­yı­lın iki kor­kunç sa­va­şı, ne o toz du­man için­de ya­zan ta­rih fel­se­fe­ci­le­ri­nin fer­ya­dı Ba­tı­lı­la­rı uyan­dı­ra­bil­di. Ba­tı­cı­lar ise tam kli­nik va­ka. Şu sa­tır­la­rı yaz­dı­ğım gün­ler­de bi­le, bir­kaç yüz Türk bi­lim ada­mı Dar­win ku­ra­mı­nın okul­lar­da ye­te­rin­ce oku­tul­ma­yı­şı­nı pro­tes­to edi­yor­lar­dı. On­la­rın Ba­tı me­de­ni­ye­ti ile it­ti­fa­ka ih­ti­yaç­la­rı yok. Pe­şi­nen tes­lim ol­muş­lar­dır. Hem de 20. yüz­yı­lı an­la­ma­dan!

Paylaş Tavsiye Et