Kullanıcı Adı: Şifre    
   
  veya Üye olun | Şifremi unuttum
  Arama / Gelişmiş Arama  
   
Skip Navigation LinksArşiv (August 2008) > Yüzleşiyorum > Muhacir muallim: Sabahattin Zaim
Yüzleşiyorum
Muhacir muallim: Sabahattin Zaim
Mustafa Özel
HİC­RET dar an­lam­da göç et­mek, do­ğup bü­yü­dü­ğü top­rak­la­rı terk edip baş­ka bir yer­de ya­şa­mak­tır. Da­ha de­rin an­lam­day­sa, ul­vî bir ga­ye uğ­ru­na, ayak bağ­la­rı­mız­dan kur­tul­mak; ger­çek hür­lü­ğü tat­mak­tır. Sa­ba­hat­tin Za­im, ken­di­siy­le ya­pı­lan bir söy­le­şi­de “Göç­men de­ğil mu­ha­ci­rim” der­ken bu ger­çe­ğe işa­ret edi­yor­du. Göç­men­lik edil­gen, mu­ha­cir­lik et­ken bir ruh ha­li­dir. Göç­men ge­ri­de bı­rak­tı­ğı yur­du­nu öz­ler; mu­ha­cir ha­ki­ki yur­dun yo­lu­nu göz­ler.
TDV İs­lam An­sik­lo­pe­di­si, hic­re­ti “ki­şi­nin her­han­gi bir şey­den be­de­nen, li­sa­nen ve­ya kal­ben uzak­laş­ma­sı” ola­rak ta­rif edi­yor. Her ne ka­dar gün­lük dil­de be­den­sel ter­ke vur­gu ya­pı­lı­yor­sa da, ben­ce Za­im Ho­ca’nın “Göç­men de­ğil mu­ha­ci­rim” ifa­de­sin­de hic­re­tin kal­bî yö­nü­ne ya­pı­lan vur­gu da­ha ağır ba­sı­yor. Mu­ha­cir, Mek­ke’den Me­di­ne’ye gi­di­yor gö­zü­ke­bi­lir. Fa­kat var­mak is­te­di­ği ni­haî men­zil Me­di­ne de­ğil­dir. O yol­lar, yol­cu­su­nu öte­le­re ta­şı­yor:
 
Mek­ke’yle Me­di­ne ara­sı yol­lar
Çi­zik çi­zik, has­ret ya­ra­sı yol­lar
Var­dı­ğı her nok­ta yi­ne baş­lan­gıç
Git­gi­de Al­lah’a va­ra­sı yol­lar
Mek­ke’yle Me­di­ne ara­sı yol­lar
 
Pey­gam­ber ‘mes­le­ği’dir mu­ha­cir­lik. Hz. İb­ra­him, Lût, Şu­ayb, Mu­sa hep hic­ret et­miş­ler­dir. Mu­ha­cir yur­du­nu ka­fa­sın­da ve da­ha da çok kal­bin­de ta­şır. Bir tür por­ta­tif va­ta­nı var­dır san­ki. Mu­se­vi için Tev­rat’tır bu; Müs­lü­man için Kur’an. Va­tan, ki­tap ile bil­di­ri­le­nin ya­şa­na­bil­di­ği yer­dir. Müs­lü­man’ın pey­gam­be­ri za­ten “yü­rü­yen Kur’an” de­ğil miy­di? Ki­tap, onun ve mü­min dos­tu­nun hic­ret yo­lu­nu gök­le­re bağ­la­mı­yor muy­du?
 
Bu çıp­lak yol­lar­da ne in, ne de cin
Yal­ınız iki çift nur­dan gü­ver­cin
Bun­lar iki dos­tun ayak­la­rı ki
Yol­la­rı gök­le­re bağ­la­yan per­çin
Bu çıp­lak yol­lar­da ne in, ne de cin
 
Mu­te­ber ve Mu­te­dil Mü­te­şeb­bis
Mü­min Mu­ha­cir Sa­ba­hat­tin Za­im, 1950 son­ra­sı Tür­ki­ye­si’nin bir­çok önem­li gi­ri­şi­mi­nin anah­tar ki­şi­siy­di. Bun­la­rın bir­kaç ta­ne­si­ni sa­ya­cak olur­sak: Mil­li Türk Ta­le­be Bir­li­ği, İlim Yay­ma Ce­mi­ye­ti, Tür­ki­ye Mil­li Kül­tür Vak­fı, Ay­dın­lar Oca­ğı, Mil­li Pro­dük­ti­vi­te Mer­ke­zi, Sa­kar­ya Üni­ver­si­te­si, Sa­ray­bos­na Üni­ver­si­te­si, Hak-İş, Müs­ta­kil Sa­na­yi­ci ve İşa­dam­la­rı Der­ne­ği (MÜ­Sİ­AD), İş Dün­ya­sı Vak­fı, Tür­ki­ye Gö­nül­lü Te­şek­kül­ler Vak­fı… İşa­da­mı, iş­çi, öğ­ren­ci, öğ­ret­men; bun­la­rın hep­si için sö­zü­ne ku­lak ve­ri­lir say­gın bir in­san­dı Sa­ba­hat­tin Za­im. Ah­met Ve­fik Pa­şa’nın iyi bir yö­ne­ti­ci­de ara­dı­ğı 24 Mim’li ni­te­li­ğin on­da cem ol­du­ğu­na Tür­ki­ye’de üç ne­sil şa­hit­tir:
Mu­te­ber (Say­gın), Mu­te­na (Seç­kin), Mu­te­dil (Ilım­lı), Mu’te­zim (Azim­li), Mua­fi (Ba­ğış­la­yı­cı), Mu­vak­kit (Za­ma­na Du­yar­lı), Mu­vaf­fak (Ba­şa­rı­lı), Mu­zaf­fer (Ga­lip), Mü­deb­bir (Ted­bir­li), Mü­ey­yid (Di­sip­lin­li), Mü­te­fek­kir (Dü­şü­nür), Mü­fer­rih (Gü­ler­yüz­lü, Fe­rah­la­tan), Mu­hibb (Sev­gi do­lu), Mük­rim (Cö­mert, İk­ram­cı), Mül­te­fit (İl­ti­fat Eden), Mü­mey­yiz (İyi­yi Kö­tü­den Ayı­ra­bi­len), Mü­nev­ver (Ay­dın), Mü­beş­şir (Müj­de­le­yi­ci), Mü­bec­cel (Yü­cel­til­miş), Mu­vah­hit (Tek Al­lah’a İna­nan), Mü­cer­rib (Tec­rü­be­li), Mü­fa­rik (Fark Ede­bi­len), Mü­hey­ya (Ha­zır Olan), Mü­ced­did (Ye­ni­le­yi­ci).
Ni­çin bu ka­dar fa­al­di? Çün­kü ül­ke­si­nin ku­şat­ma al­tın­da ol­du­ğu­nu de­rin­den his­se­di­yor­du. Bu fik­rî ve ma­ne­vi ku­şat­ma­yı genç ne­sil­le­re şöy­le izah edi­yor­du:
“Ame­ri­ka’da bu­lun­du­ğum sı­ra­lar­da, bir ki­li­se­de Hin­dis­tan’dan ge­len bir mis­yo­ner Pro­tes­tan pa­pa­zın ko­nuş­ma­sı­nı din­le­miş­tim. Bu zat ön­ce İs­lam’ı ta­rif et­ti, son­ra da Hin­dis­tan’da­ki Müs­lü­man­la­ra te­mas et­ti. ‘Bu in­san­lar ka­ran­lık­ta­dır. Bi­ze yar­dım edin, bu in­san­la­rı uyan­dı­ra­lım’ de­mek is­ti­yor ve pa­ra ta­lep edi­yor­du. Din­le­yi­ci­ler­den bi­ri ‘Siz o ül­ke­de kaç Müs­lü­man’ı Hı­ris­ti­yan yap­tı­nız?’ di­ye sor­du. Mis­yo­ne­rin ver­di­ği ce­vap ga­yet ma­ni­dar­dı: ‘Ça­lış­tı­ğı­mız böl­ge­ler­de bel­ki çok az kim­se­yi, bel­ki hiç kim­se­yi Hı­ris­ti­yan ya­pa­ma­dık, fa­kat üze­rin­de ça­lış­tı­ğı­mız bu böl­ge­de­ki in­san­la­rın ar­tık hiç­bi­ri Müs­lü­man de­ğil!’ Ba­tı’nın yap­tı­ğı şey, Müs­lü­man ül­ke­ler­de­ki hal­kı İs­la­mi­yet’ten uzak­laş­tır­mak, de­ğer­le­rin­den ko­par­mak­tır.”
Ce­mil Me­riç de Bu Ül­ke’de ay­nı ha­ki­ka­te dik­kat çek­mi­yor muy­du? “Av­ru­pa Tan­zi­mat’tan be­ri ay­nı eme­lin ko­va­la­yı­cı­sı­dır: Türk ay­dı­nın­da mu­kad­de­si öl­dür­mek. Mu­kad­de­si ya­ni İs­la­mi­yet’i. Bu mu­kad­de­sin ye­ri­ne ken­di mu­kad­de­si­ni aşı­la­ya­maz­dı. Çün­kü mis­yo­ne­rin he­de­fi, Dev­let-i Aliy­ye’yi Hı­ris­ti­yan­lı­ğa ka­zan­mak, ya­ni Dev­let-i Aliy­ye ile bü­tün­leş­mek de­ğil, eze­lî düş­ma­nı­nı ‘et­nik’ bir toz yı­ğı­nı ha­li­ne ge­tir­mek­ti. İs­te­di­ği ka­lı­ba so­ka­ca­ğı şu­ur­suz ve ira­de­siz bir toz yı­ğı­nı.”
Bu ku­şat­ma­dan kur­tul­ma­nın anah­ta­rı bil­giy­di. Bil­gi ve şu­ur. Me­riç Kül­tür­den İr­fa­na ad­lı ese­rin­de ise şöy­le di­yor­du: “On do­ku­zun­cu asır ta­rih as­rı­dır Ba­tı’da. Biz­de, ta­rih­ten ko­puş as­rı. Ta­nı­ma­mı­şız ken­di­mi­zi. Baş­ka­la­rı­nı na­sıl ta­nı­ya­bi­lir­dik? Av­ru­pa’yı Av­ru­pa’nın is­te­di­ği ka­dar ta­nı­dık. As­ya, kâ­şi­fi­ni bek­le­yen bir ge­ze­gen. İs­la­mi­yet, ma­vi sa­ka­lın kır­kın­cı oda­sı. Ta­nı­mı­yo­ruz ken­di­mi­zi, ta­nı­mak da is­te­mi­yo­ruz. Ya­şa­mak is­ti­yor­sak, dün­ya­da­ki ye­ri­mi­zi bil­mek zo­run­da­yız.”
Sa­ba­hat­tin Za­im be­re­ket­li öm­rü­nü te­mel­de bu ko­puş­la, bu şu­ur­suz­luk­la mü­ca­de­le­ye has­ret­ti. Yaz­dı ve yaz­dık­la­rı­nı har­fi­yen ya­şa­dı. İs­lam’ın bu ül­ke­de doğ­ru an­la­şıl­ma­sı ve dos­doğ­ru ya­şan­ma­sı, onun için ci­had-ı ek­ber idi. Nef­si­ni o ka­dar diz­gin­le­miş­ti ki, her­kes ona ba­ka­rak bü­yük ci­had ile in­san-ı kâ­mil ara­sın­da­ki bağ­lan­tı­yı keş­fe­di­yor­du.
 
Şi­fa­hî Ge­le­ne­ğin Son Hal­ka­sı
Öğ­ret­men Sa­ba­hat­tin Za­im ge­niş ha­zır­lık­lı bir na­za­ri­yat ada­mı de­ğil­di. Fa­kat ge­niş ir­fa­nı ken­di­si­ne de­rin bir na­zar (ba­kış) ka­zan­dır­mış­tı. Ya­zar­ken as­lın­da yaz­mı­yor, ko­nu­şu­yor­du. Bel­ki onu şi­fa­hî (söz­lü) bil­gi ge­le­ne­ği­mi­zin son bü­yük hal­ka­sı sa­ya­bi­li­riz. İşa­ret Ya­yın­la­rı’nın ya­yım­la­dı­ğı üç cilt­lik kül­li­ya­tı, te­ori­den çok bir ter­bi­ye kay­na­ğı te­lak­ki edil­me­li­dir. Zih­ni­miz­den zi­ya­de ya­hut onun­la be­ra­ber, ru­hu­mu­zun ter­bi­ye­si.
Üni­ver­si­te­de ders ki­ta­bı ola­rak ya­yım­la­dı­ğı eser­ler­de bi­le bu ter­bi­ye edi­ci yan ağır ba­sı­yor­du. Ça­lış­ma Eko­no­mi­si baş­lık­lı ki­ta­bı­nın bü­tün bö­lüm­le­ri ayet ve ha­dis­ler­le do­luy­du. Şu ayet-i ke­ri­mey­le baş­lı­yor­du: “Bi­lin­sin ki, in­san için ken­di ça­lış­ma­sın­dan baş­ka bir şey yok­tur. Ve ça­lış­ma­sı da ile­ri­de (Kı­ya­met­te) gös­te­ri­le­cek­tir. Son­ra ona kar­şı­lı­ğı tas­ta­mam ve­ri­le­cek­tir.” Emek Sey­ya­li­ye­ti baş­lık­lı ikin­ci bö­lüm ise şu ayet­le açı­lı­yor­du: “Yer­yü­zü­nü si­ze bo­yun eğ­di­ren O’dur. Şu hal­de ye­rin üs­tün­de do­la­şın, Al­lah’ın rız­kın­dan yi­yin. So­nun­da dö­nüş O’na­dır.” Emek Ar­zı baş­lık­lı bö­lü­mün di­ba­ce­si: “Fa­kir­lik kor­ku­su ile ço­cuk­la­rı­nı­zı öl­dür­me­yin. Biz on­la­rın da, si­zin de rız­kı­nı­zı ve­ri­riz.”
Sa­ba­hat­tin Za­im için yaz­mak, kal­bi ha­ki­ka­te ısın­dır­mak de­mek­ti. San­ki bü­tün öğ­ren­ci­le­ri­nin göz­le­ri­nin içi­ne ba­ka­rak ya­zı­yor­du. Ya­hut siz ki­ta­bı okur­ken, ho­cay­la göz gö­ze gel­di­ği­ni­zi his­se­di­yor­du­nuz. Ke­li­me­le­ri ru­hu­mu­za na­kış­lar çi­zi­yor­du. Ko­nuş­ma­sı­nın da sa­ğal­tı­cı, şi­fa ve­ri­ci bir ni­te­li­ği var­dı. Diz di­ze otu­rup da yü­zü­ne bak­tı­ğım za­man, iş­te bir ‘şeyh’ böy­le ol­ma­lı di­yor­dum içim­den. Mü­te­ma­di­yen gü­lüm­sü­yor­du. Ha­ki­ka­te er­me­nin ver­di­ği hu­zur, ül­ke ger­çe­ği­nin ya­rat­tı­ğı sı­zı­nın o ka­dar üze­rin­dey­di ki, on­da ne üs­ta­dı Ne­cip Fa­zıl’ın hır­çın­lı­ğı­na, ne ken­di­sin­den da­ha mü­te­fek­kir Ce­mil Me­riç’in is­ya­nı­na rast­lar­dı­nız. İnan­mış ve (dün­ye­vî) ha­yat ger­çe­ği­nin öte­si­ne geç­miş­ti.
İm­di, bu sa­tır­la­rı okur­ken be­nim de bo­ca­la­dı­ğı­mı, ho­ca­yı öv­mek için tum­tu­rak­lı ifa­de­le­re sı­ğın­dı­ğı­mı dü­şü­nen­ler ola­cak­tır. De­rim ki, söz­le­ri­mi an­la­şıl­maz (hat­ta büs­bü­tün an­lam­sız) bu­lan­lar, ne ka­dar ‘Ba­tı­lı’ ol­duk­la­rı­nı dü­şü­nüp ür­per­sin­ler!
Din­ler ta­rih­çi­si­ne ku­lak ve­re­lim: Mo­dern Ba­tı­lı, kut­sa­lın sa­yı­sız te­za­hür­le­ri kar­şı­sın­da be­lir­li bir ra­hat­sız­lık his­se­der. Oy­sa ta­ma­men pro­fan (din­dı­şı) dün­ya ve koz­mos, in­san ru­hu­nun ta­ri­hin­de çok ye­ni bir ke­şif­tir. Din­dar (ya­hut din­sel) in­san için, za­man ve me­kan ho­mo­jen de­ğil­dir. Dün­ya(mız), kut­sa­lın ken­di­ni za­ten gös­ter­miş ol­du­ğu bir ev­ren­dir. Kut­sa­la uza­nan me­kan, dün­ya­nın mer­ke­zi sa­yı­lır. Din­dar in­san, elin­den gel­di­ği ka­dar mer­ke­ze ya­kın dur­ma­ya ça­lı­şır. Ev­ler ve ma­bet­ler mik­ro­koz­mik öl­çek­te böy­le­si mer­kez­ler­dir. Le Cor­bu­si­er mo­dern ev için “için­de ya­şa­nı­la­cak bir ma­ki­ne” ifa­de­si­ni kul­lan­mış­tı. Bi­sik­le­ti­ni­zi, buz­do­la­bı ve­ya oto­mo­bi­li­ni­zi de­ğiş­ti­rir gi­bi, evi­ni­zi de de­ğiş­ti­re­bi­lir­di­niz. Oy­sa (ge­le­nek­sel) din­dar in­san için ev kur­mak, Tan­rı­nın baş­lan­gıç­ta ev­re­ni var eder­ken­ki ey­le­mi­ni tek­rar­la­mak­tı. Din­dar in­san an­cak kut­sal bir dün­ya­da ya­şa­ya­bi­lir, çün­kü an­cak böy­le bir dün­ya­da Var­lı­ğa ka­tı­la­bi­lir, ger­çek va­ro­lu­şa sa­hip ola­bi­lir. Din­dar in­san Var­lı­ğa su­sa­mış­tır. (Mir­ce­a Elia­de, The Sac­red and the Pro­fa­ne.)
Mu­ha­cir Mu­al­lim, ge­le­nek­sel din­dar­dı. Var­lı­ğa su­sa­mış­tı. Uf­ka ko­şu­yor, ufuk­la be­ra­ber ko­şu­yor­du. Ya­zı­yı, baş­lar­ken ol­du­ğu gi­bi, onun da gö­nül­den sev­di­ği Ne­cip Fa­zıl’ın şi­i­riy­le nok­ta­la­ya­lım:
 
Yer çö­kük, gök so­luk
Diz bü­kük, saç yo­luk
Ne var­sa, kor­ku­luk
 
Bu ha­yat bir ez­ber
Ha­yat’tan ne ha­ber
O’nun­la be­ra­ber?
 
Ön ve ard, sağ ve sol
Bin yol­da yol bo­yu bu yol
Emir: Öl, ya­hut ol!
 
Elin­de ala­met
İzin­de se­lâ­met
Tek isim: Mu­ham­med
 
Ne bir harf, ne ke­lâm
Es­se­lâm, es­se­lâm…

Paylaş Tavsiye Et